Batı Ortaçağ


Bu defa konumuz yaklaşık bin yıllık Batı Ortaçağı’nı kapsıyor. Aksi belirtilmedikçe metinlerin alıntılandığı kaynak: Ortaçağ Aydınlığı – Doğu Batı Düşünce Dergisi-Sayı 33- Ağustos 2005


Tanıdığımız dünyalar arasında Ortaçağ bize en uzak olanı. Yarı karanlık yarı belirsiz günahlarla yüklü bir geçmişin öznesine dönüştürülen bu çağ, tarih atlaslarından en sıradan bilgi kalıplarına kadar sevimsiz bir yüzün ayrıntılarıyla tasvir edilmiştir. Bu ürkütücü ve karanlık yüz, Roma ve Yunan uygarlığının, Rönesans ve Reform hareketlerinin, Hümanizm ve Aydınlanma dönemlerinin sahip olduğu gözkamaştırıcı ve parlak renklerden yoksun bırakılmıştır. Oysa ortaçağın tek bir kalıba dökülemeyecek sayısız biçimi ve yorumu vardır.
BATI ORTAÇAĞI
(…..)
Tek bir ortaçağ yok, ortaçağlar var. Toplumlar eşit ve benzeri süreçlerden geçmemiştir. Toplumları geniş şemalar halinde ele alan homojen zaman çizelgeleri sosyal ve ekonomik tarihin en önemli noktalarını gözden kaçıracaktır. VIlI. yüzyılda İslâmın yükselişe geçtiği dönemlerde Latin Batı’da bir bozgunun devir teslimi yapılıyordu. Germanik barbar halkların tozu dumana kattığı ortamda Roma’nın yıpranmış doğal haritasını yenisiyle değiştirmek asırlar sürecekti.

Ortaçağların yalnızca ruhani iktidarların ve dünyevi otoritelerin gölgesi altında geçtiğini düşünmeyelim. Toprağa bağlı geleneksel kasaba yaşamında mutlak bir denetimin olmayacağı açıktır. Evrensel amaçlar peşinde koşan Kilise ile bağımsız orta sınıfların keskin mücadelesi siyasi tarih açısından incelenmeye değerdir. Örfi hukukun çatısı altında meşruiyet, laik siyaset ve parlamento gibi kavramlar yavaş yavaş belirginlik kazanıyordu. Feodal yapı ve kurumların ‘geri ve durağan’ gibi sıfatlarla geçiştirilmesi Batı toplumlarının önemli bir aşamasını gözden kaçırmamız demektir.

Ortaçağ, antikçağların güçlü bir yorumcusu ve modern bilimlerin kurucusudur. Modern bilim ve felsefenin kökenleri XV. ve XVI. yüzyıl İtalyan Rönesansı ile anılmaya değer olsa da, “yeniden doğuş” XII. ve XIII. yüzyıllarda Paris, Oxford, Cambridge, Bologna, Padua gibi şehir merkezlerinde lonca halinde teşkilatlanan üniversitelerde gerçekleşti. İslam bilginleri Kahire, Bağdat, Şam, Endülüs okullarında teoloji, metafizik, mantık, tıp, astronomi, cebir, geometri, gramer dersleri veriyordu. Toledo’daki çeviriler sayesinde farklı diller ve kültürler kaynaşmıştı. Hem Hıristiyan Batı’da, hem İslam Doğusunda birbirinden son derece farklı mezhep, akım ve düşünce sistemleri içiçe örülüyordu. Yahudi, Hıristiyan ve İslam dinlerı ilk defa uygarlığın gerçek bir taşıyıcısı ve aktarıcısı rolüne bürünmüştü.
(….)
Taşkın Takış

O çağı yaşayan İtalyanlar’ın Trecento ve Quattrocento (Bin üç yüzlü ve bin dört yüzlü yıllar) olarak adlandırdıkları değişim ve dönüşüm dönemi, XIX. yüzyılın mistik Fransız tarihçisi Jules Michelet’nin kalemiyle Rönesans olarak vaftiz edilecektir. Ölümü içselleştirme çabası içinde her yerde ölüm ve yeniden doğum gören Michelet, devasa eseri Fransa Tarihi’nin VII. cildine La Renaissance başlığını uygun görmüştür. O zamana kadar duyulmadık bu adlandırma, Michelet’nin açısından ölmüş bir dönemin canlanmasını ifade etmektedir. O çağı yaşayanlar da bunu aynen böyle hissetmişlerdir. Nitekim o çağın insanlarından biri, Rönesans döneminin bir İtalyan rahibi, kendi çağıyla Antikite arasında yer alan dönemi bir ara dönem, hatta olmaması gereken bir dönem olarak görerek, ona Medio Evo (Ortaçağ) adını vermiş, böylece onu ötekileştirmiştir.

Mehmet Ali Kılıçbay





DÜŞÜNCELER, DUYARLILIK VE BAKIŞ AÇISI
Jacques Le Goff
Ortaçağ uygarlığı, Tanrı’nın ve Kilise’nin öğretilerine itaat etmeye dayalı Hıristiyan değerleri sistemine uygun olarak düşünmeye ve hareket etmeye ve bu yüzden doğa güçlerinin tehdidi ve çok zayıf şekilde dizginleyerek kullanılması karşısında kendisinin oldukça doğru biçimde
algılanan maddi ve entelektüel zayıflığının bedelini ödemeye ihtiyaç duyardı. Özünde iyi olsa da toplumun her daim var olan bir hilekâr ve ayartıcının, yani Şeytan’ın aracılığıyla her an kızgınlığı ortaya çıkabilecek çok öfkeli bir Tanrı’nın keyfi isteği altında olduğu kabul ediliyordu.

Dolayısıyla Ortaçağ, bilim alanında hem Hıristiyan hem de eski pagan otoritelerin yardımına başvuruyordu. Ortaçağ kültürel aktivitesinin en büyük bölümünü bu yüzden ödünçler, alıntılar, açıklamalar, yorumlar ve temel olarak derlemeler oluşturuyordu. Kültürel yeniliğin olanak sağladığı şey, esasen kişinin otorite seçiminde (örneğin kişi yeni otoriteler katabilir
ve onlardan alıntı yapabilirdi), aynı metin ve fikir dizisini düzenleme ve yorumlamaya yönelik yeni yollarında bulunmaktaydı.

 On ikinci yüzyılla birlikte, ‘eskiler yerine modern yani ‘modern halk şeklinde kendilerine yönelik artan bir farkındalık göstermeye başlamış olsalar da Avrupalılar, kendilerini  ya da öğrenciler olarak kabul etmeye alışkındılar —Ortaçağ, bizim ‘ilerleme’ olarak kabul edebileceğimiz herhangi bir şeye karşılık gelen bir kavrama sahip değildi. Ortaçağ Hıristiyan dünyası (Hıristiyanlık semavi bir inanç sistemi olduğu için) kelimenin tam anlamıyla yukarı çıkan bir yolu takip eden ama ayni zamanda insanlığın ufkunu genişleten (Dünya üzerindeki fetihler ve denizlerdeki üstünlük aracılığıyla) ve kişisel, toplumsal, mesleki ve ruhsal yaşamın artan içselleştirilmesini  vurgulayan bir süreç olarak insanlığın mukemmelleşmesine  sahip oldu.

 Ortaçağ kadını ve erkeğinin bireysel ve kolektif incinebilirliği, duygusal yaşamlarını parçalayan tutkulara özel bir güç verdi.  Ortaçağ toplumunun ortam bakımından erkek-egemen bir özellık taşımasına ve Havva’nın kızlarını mitik annelerinin cennetten kovuluşundan itibaren tehlikeli varlıklar olarak kabul ettiğini açıklamasına rağmen, yine de evde, ailesel ve duygusal konularda kadınlar egemendi ve kesinlikle kamusal yaşamı, hatta hükümeti bile etkiliyorlardı —en azından on ikinci yüzyılın sonrasından itibaren Bakire Meryem kültünün muazzam gelişimi kadınların yükselen statülerinin etkili bir işaretiydi. Çocuklar tabii ki anne babalarının sevgi, şefkat ve eğitim odağıydı ama çocukluk kendi içinde herhangi bir özel değere sahip olarak görülmüyordu, daha doğrusu mümkün olduğunca çabuk terk edilmesi gereken, doğuştan kararsız ve tehlikelere açık, kolaylıkla incinebilir bir yaş olarak kabul ediliyordu Bununla birlikte zihinlerin  üstünü bir tabaka örtmüştü. Düşünceler, salt korkunun yanı sıra, bütün saplantıların yönlendirici ya da etkileyici biçimi haline gelmişti. Doğal felaket korkusu, Şeytan ve cehennem cezası korkusu ve dünyaya dair apokaliptik sona dair bir korku vardı.

Temel bir saplantı günahla ilgiliydi. Kilise günahın bütün insan olmalı kökeninde yattığını öğretiyordu. En başta bedensel günaha, Kilise Papazlarının ilk günaha yönelik esasen cinsel bir günah olduğuna dair açıklamaların ışığında önem veriliyordu.  Günah, ahlak içinde gelişi
ordu ve günahı yenmek, ezeli ve ebedi ilahi mutluluğu elde etmek için yapılan ruhsal mücadelede temel meseleyi oluşturuyordu.  Kilise, ‘Yedi ölümcül günahın’ listesini hazırladı, kibir, açgözlülük, öfke, kıskançlık, şehvet, oburluk, tembellik —bu listede aşağıya doğru indikçe tövbekar olmayan bir günahkar cehennem cezasına doğru gider. Nihayetinde on ikinci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve öte dünyayla ilgili üçüncü bir yerin—ölülerin Cennete kabul edilmek için ölümcül olmayan günahlardan arınabildikleri Araf— uygun biçimde yaratıldığı bir doktrinle bu Cehennem saplantısını düzeltmenin tek yolu sağlandı.

Bu çağın başka bir saplantısı, görünmeyen ve doğa-üstüne dair insanı rahat bırakmayan bir korkuydu. Ortaçağ kadını ve erkeği diğer, görülemez gerçekliklerin belirli bir sınır olmadan ve tabii ki aralarında boşluk açılmadan görülebilir bütün şeylerin içine nüfuz ettiklerine inanıyorlardı. Zira doğaüstü kendisini her an dünya üzerinde görünür kılabilirdi. Rüyaların önemine duyulan inanç (Kilise tarafından bir pagan tutumu olarak uzun süre onaylanmamış bir inanç), görüler ve mucizelere yönelik genel saflıkla ilişkili yaygın al yüzünden, bunlar kesinlikle ilahi gücün çok sayıdaki doğaüstü görünümleri olarak algılanıyordu. Bununla birlikte, on ikinci yüzyılın başlangıcından itibaren doğaya yönelik daha yakın dikkat doğanın kendi harikalarına dair artan bir ilgi duyulmasına yol açtı; bu harikalar, olağanüstü, mükemmel ya da çok şaşırtıcı bulunuyor ama yine de doğal düzenin bir parçası olarak kabul ediliyordu. Avrupalılar, bir yandan kutsalı seküler olandan, doğaüstünü doğal olandan ayırmaya çaba harcarken bir yandan da makul şekilde mucizevî harikalarla dolu iyinin alanını, Şeytan ve iblislerinin, cadıların, erkek büyücülerin büyülü ve kötücül alemine, mümkün olduğunca net biçimde zıt olarak tanımlamayı deniyorlardı; bu kötücül âlem dışarıda bırakılması gereken bir âlemdi.

Bir diğer saplantı bellekle ilgiliydi. Ortaçağ toplumu, hala sözlü iletişimin hakim olduğu bir uygarlık olarak, çok etkin ezberleme güçleri geliştirmek zorundaydı. Toplumsal yaşam ve yasal teamül, uzun bir zaman boyunca bellekle aktarılan özellikle yaşlıların belleğiyle aktarılan geleneğe dayalı kaldı. Papazlar, esasen ‘bellek bilimi’ olarak bilinen hatırlamaya yardımcı (mnemonic) karmaşık teknikler oluşturdular. Ama ezberlemeye atfedilen böyle bir öncelik, genellikle tarihin gereği gibi yükselişini, doğrusal bir zaman akışı boyunca meydana geliyor şekilde, yani Yaratılış’tan beden bulma ile ‘Son Günlere’ ve Kıyamet Gününe —belki de bin yıl ya da daha uzun zamandır beklenen Dünya’da seçilmiş olanın ‘Bin yıllık Hükümdarlığına’— dek algılanan olayları açıklamak için rasyonel ve eleştirel bir bellek düzenlenişini engelleme eğilimi göstermişti. Belleğin üstünlüğü, İsa’nın dünyevî hayatını yâd eden yıllık bir liturjinin kesintisiz dönüşüne dayanan daha çok dairesel bir zaman görüşüne öncelik tanıyordu.

Bu daha aşağıdaki Dünya’nın —dünya da bu daha yüksek tözlerin önemsiz, kusurlu ve eksik bir yansıması olarak görülürdü— hemen üzerinde asılı duran gerçek bir hakikat dünyası olarak görülen bir doğaüstü düzen inancı sembolizm saplantısını yarattı. Sembolik sistemler, hepsinin anlamla dolu olduğuna inanılan imgeler dizisi ve renklerin tam dağılımı kadar, dünyanın gizli matematiksel düzenini açıkladığı düşünülen rakamları da içeriyordu.

Bu çağın toplumsal ve siyasal saplantıları hiyerarşi ve düzen düşüncesine dayanıyordu, ama muğlak bir şekilde, mevcut bir hürriyet saplantısı hiç de çok uzak değildi.  Özgürlüğün ise iki yüzü vardı. Özgürlük tabii ki sadece, sıradan insanlara kıyasla din adamlarına, serfler ve kölelere kıyasla soylulara, yani imtiyaz sahibi olanlara aitti.  Ancak böyle bır özgürlük kavramı kendi içinde bağımsızlık düşüncesini zaten vurguluyor ve gayri meşru ya da fazlasıyla baskıcı otoriteye itaatin reddedilebileceği düşüncesini besliyordu. Bu, çok uzaktaki demokratik çağın ilk tohumuydu.

Batı Hıristiyan dünyasının düşünceler, değerler ve bakış açılan tarihindeki başlıca dönüm noktası on ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda meydana geldi. Artık yeni bir günah kavramı günahkârın gerçekte yaptığı işlerden çok, niyetini vurgulamaktaydı, bu nedenle günah çıkarma uygulaması yeniden incelenmişti.  Dördüncü Lateran Ruhani Meclisi (1215) bütün inananları yılda en az bir kez bireysel olarak ve bir rahibin kulağına günah çıkarmakla yükümlü kıldı. Günah çıkartan papazlar ve tövbekarlar böylece vicdanin derinliklerine birlikte inerlerdi ve bu nihayet yüzyıllar sonra, psikanaliz ve içgöz yol açtı. Adli uygulama o zamana kadar suçlamaya odaklanmışken yeni vurgu artık günah çıkarmaya doğru kayıyordu, öncelikle dine aykırı düşünceleri bastırmayı aklına koyan —bu nedenle işkence yoluyla zorla günah çıkartmaya kararlı Kutsal Engizisyon’u yaratan— on üçüncü yüzyıl Kilisesi tarafından bu yöntem çarpıtılmamış olsaydı, buna bir gelişme denebilirdi.

Başından sonuna kadar daha aşağıdaki bu dünyayı küçük görme yavaş yavaş yerini dünyevi yüzeye yönelik daha olumlu bir değerlendirmeye, nihâyetinde Cennetin değerlerini Dünya’ya yeniden indiren bir tutuma bıraktı. Bu durum dinsel coşkuyu hiçbir şekilde azaltmamıştı. Bu yeni tutum şuna dayanıyordu: Bir zamanlar yalnızca Cennette, ölüm eşiğinin ötesinde, ulaşılabilir diye görülen değerler artık bu dünyada mevcut ve görünür olarak algılanıyorlardı.  İnsan artık kurtuluşu bu dünyaya karşı gelerek değil, onunla elde edebilirdi.  Dünya işleri böylece Tanrı’nın yaratısına katılma biçimi ve kurtarılmaya yönelik olumlu bir araç haline geldi. Bir zamanlar sadece Tanrı’ya ait olduğu düşünülen zaman da artık kurtuluş amaçlarına hizmet edebilirdi ve tüccarlar gibi zamana bağlı çalışanlar yeni bir meşruluk buldular. Tanrı’nın o dek neredeyse dokunulmaz hazinelerinden bir diğeri olan bilimle uğraşan alimler ise artık bütünüyle izin verilebilir bir bilgiyi, hem Dünya’nın koşulları hem de Cennete ulaşmanın yolları hakkında ustalaşmak için yetkin bir bilgiyi zorunlu kılıyorlardı. Kutsal sembolizm artık rakamları tabu olarak gizlemiyor, aritmetik işlemlerindeki halihazırda yararlı rollerini oynamalarına izin veriyordu. Dünyevi şehir artık Tanrı Şehri’nin aksi bir yansıması olarak reddedilmiyordu ve gücünün ortak refahın çıkan doğrultusunda olursa haklı görüldüğü bir yönetim biçimi olarak düşünülmeye başladı.

Hatta insan bedeni rehabilitasyonu keşfetti. İşten sonra bedensel kuvvete yeniden ulaşmak için katkıları varsa eğlence, oyunlar ve boş zaman faaliyetlerine izin veriliyordu —hazzın kendisi de belirli biçimlerde ve sınırlar içinde haklı görülebiliyordu. Skolastik felsefe, farklı insan etkinliklerine yönelik meşru koşulları belirlemek için kullanıldı ve daha önceden meselelerin —Manici bir tarz içinde— sadece mutlak iyi ya da kötü terimleriyle var Olduğu yerlerde bir ayrım ve ölçüt duygusu hakim olmuştu. Çeşitli yasaklara yönelik muhtemel istisnaların sayısı artık çok artmıştı. Avrupa bu noktada zamanla daha hoşgörülü olan ‘kuralları çarpıtarak kendi doğrultusunda akıllıca kullanma’ (casuistry) yolunda yürümeye başlamıştı.

Bu arada, günah çıkarma, kendi portresinin yapılması ve ruhu için Araf’ta bir dua aracılığıyla, birey topluluktan öne çıkmaya başlamıştı. On dördüncü yüzyıl krizi, J. Huizinga’nın ifadesini kullanacak olursak, ‘Ortaçağ’ın Günbatımını’ başlattı: “Hayatın keskin tadı, kan ve güllerin birbirine karışmış kokusunu hazırlamak noktasında oldukça şiddetli karşıtlıklar sundu”. Göze çarpan dindarlık artık aşırı heyecanlı duygularda ve salt hayâllerde kendisini tüketiyordu ve bir yandan ölüm tefekkürü, cesetler, kafatasları ve iskeletlere dayalı ölümü hatırlatan bir tadın pençesine düşüyor bir yandan da resim ve şiirdeki önemli tema ölümün dansı oluyordu.

Şövalyelik ideali, şövalyece prenslerin sürdürdüğü giyside, süslemede,  hatta gerçekçi olmayan yönetim şekillerinde göze çarpan biçimler alıyordu. Gayet şatafatlı bir eğlenceler çağı, kendini tekrar eden ve rağbet gören melankoli motifi ile kaplanmaya başladı. Şövalyelikle ilgili heyecanlı masallar, ölmekte olan Ortaçağ’ın bu sonbaharında romantik boyutlara ulaştı. Bunlar, Sir Thomas Malory’e ait İngilizce Morte d‘Arthur (1485’te yayımlandı), Garcia Rodriguez de Montalvo’ya ait İspanyolca libros de caballeria ve Amadis of Gaul (1508’de yayımlandı), Luigi Pulci’ye ait Morgante the Giant ‘ı (1460-1480) ve Ariosto’nun başyapıtı olan Orlando Furioso’yu (ilk olarak 1520’de ortaya çıksa da, basımı 1532’dedir) içeren büyük İtalyan romanzi’sidir.

Ama Ortaçağ uygarlığmın birkaç parlak akımı varlığını sürdürdü ve on altıncı yüzyıl boyunca kendi yollarında ilerlemeye devam etti; aslında basmakalıp “Rönesans” terimimiz Ortaçağ boyunca ‘yeniden doğuşların sürekli bir ardıllığı olduğu gerçeğini gizler. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyılların Karolenj rönesansı böyle bir ‘yeniden doğuştu’, ardından onuncu
yüzyılda, henüz yeni yeni kabul edilen bir diğer yeniden doğuş’ ve sonra on ikinci yüzyılda uçuncu önemli ‘yeniden doğuş’ geldi. Büyük Rönesans denen Rönesans ın kökenleri on üçüncü yüzyıl İtalyası’ndaydı, zaten bu durum on üçüncü yüzyılla birlikte sırtını açıkça bır Ortaçağ’a’ sırt çeviren Petrarca’nın yazılarında çok belirgin hale gelir.

 Avrupa Ortaçağı’nın genel düşünce yapısından kültürel olarak bir şekilde ayrılan İtalya, Pico della Mirandola (1463-1494) ve Marsilio Ficino (1433-1499) gibi Helenist filozofların çok yönlü dahileri ve şehir katedralini bir kubbe ile taçlandıran Brunelleschi (1377-1446), Leon Battista Alberti (1404-1472), Leonardo  da Vinci (1452-1519) ve Michelangelo (1475-1564) gibi hem mimar, hem ressam, hem de heykeltıraş olan sanatçıları ile Floransa’nın sivil düşünceli hümanizminin sağladığı ortamda on beşinci yüzyılın ‘yeniden doğuşu’na rehberlik etti. Bu yeni hümanizm kuzeye, Jacques Lefevre d’Etaples’ın ‘(1450-1537) Kutsal Kitap ve Aristo’yu çevirdiği Fransa ya dek yayıldı Ancak Ortaçağ’la ilgili şeyler pek on altıncı yüzyılın ortasına kadar devam etti. Reformasyon bir anlamda başarılı olan dihe aykı ilk düşünceydi. ‘Yiğitlik’, ‘onur’ ve ‘erdem’e dönüşürken, Baldassare Castiglione’nin İl Cortegiano ‘sundaki (1528) gibi ‘nezaket’ ‘saray üyelerinin’ kanunu olmuştu. Hattâ hümanizm mesajını yaymaya başlamadan önce yeni baskı makineleri geleneksel dinsel yazıları yayımlamak için kullanılmıştı

Modern çağ fazlasıyla uzun kuluçka dönemi veba ve savaşın ortasına denk geldi ve sanki melankoli ve delilik arasında hareketsiz kaldı. On altıncı yüzyılın ilk yıllarında Rotterdamlı Erasmus Deliliğe Övgü’sünü gelecekte Ütopya’nın yazarı olacak İngiliz Sir Thomas More’a ithaf ederken, Sebastian Brandt 1494’te Basel’de Ahmaklar Gemisi’ni yayımladı.

Batı Orta çağı için komşu coğrafyada yaşayan biz çağdaş insanların imgelemindeki Orta çağ resmi aşağıda Umberto Eco’nun betimlediği görünüşe oldukça yakındır. Eco’nun editörlüğünü yaptığı 4 ciltlik “Orta çağ” yapıtının giriş metninden bazı alıntılar yaparak döneme biraz daha gerçekçi yaklaşmak mümkün olabilir. B.Berksan

Orta çağ bir yüzyıl değildir.
….

Orta çağ XV. yüzyılda yaşamış bir Hümanist olan Flavio Biondo tarafından ilk olarak bu şekilde adlandırılmış bir dizi yüzyıldan oluşur. Diğer Hümanistler gibi klasik çağ kültürüne dönmeyi dileyen Biondo, Roma İmparatorluğu'nun çöküşü (476) ile kendi zamanı arasındaki yüzyılları (çöküş dönemi olarak görüp) bir anlamda paranteze alıyordu. Biondo’nun kaderinde ortaçağa ait olmak vardı. Çünkü ortaçağın bitişi alışılageldiği üzere Amerika'nın keşfedildiği ve Mağribiler'in İspanya’dan kovulduğu tarih olan 1492 yılı olarak tespit edildi (Bilindiği gibi bizim için bu tarih 1453’tür); Biondo ise 1463'de öldü. 1492'den 476'yı çıkarınca geriye 1016 kalır. 1016 sene çok uzun bir zaman dilimidir ve okullarda da okutulan çeşitli tarihi olayların (Barbar istilaları, Karolenj Rönesansı ve feodalizm, Arapların yayılma dönemi, Avrupa monarşilerinin doğuşu, kilise ile imparatorluk arası kavgalar, Haçlı Seferleri; Marco Polo, Kristof Kolomb, Dante ve Konstantinopolis'in Türkler tarafından fethi gibi) yer aldığı bu kadar uzun bir dönemde hayat tarzının ve düşünme şeklinin hep aynı kalmış olduğuna inanmak zordur.

Orta çağ sadece Avrupa uygarlığına özgü bir dönem değildir.

Nitekim Batı orta çağının yanı sıra Roma'nın çöküşünden sonra 1000 yıl boyunca Bizans'ın görkemi içinde var olmaya devam eden Doğu Roma İmparatorluğu'nun ortaçağı vardır. Aynı yüzyıllarda bir yandan çok büyük bir Arap uygarlığı gelişirken Avrupa'da az çok kaçak, ama son derece canlı bir Yahudi kültürü söz konusudur.

Orta çağ yüzyılları karanlık çağlar değildir. Eğer bu ifadeyle, bitmez tükenmez dehşet, fanatizm ve hoşgörüsüzlük yılları, salgın, kıtlık ve katliamlarla dolu maddi ve kültürel çöküş yüzyılları kastediliyorsa, bu model Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ile yeni binyıl veya en azından Karolenj Rönesansı arasındaki yüzyıllar için kısmen geçerli olabilir.

Orta çağın hayata bakışı sadece iç karartıcı bir bakış değildi. Ortaçağda romanesk kilise alınlıklarının Şeytanlarla ve cehennem işkenceleriyle dolup taştığı, bu çağın Ölümün Zaferi'ne dair imgeler açısından zengin olduğu, tövbekârların geçit alaylarının ve dünyanın sonuna dair nevrotik bir bekleyişin çağı olduğu, hem kırsal bölgelerden hem de köylerden akın akın dilencilerle cüzzamlıların geçtiği, edebiyatın sıklıkla cehennem yolculuklarını saplantı haline getirdiği doğrudur, ancak bu aynı zamanda Goliard şairlerinin yaşama sevincini yücelttiği bir dönemdir ve özellikle de ışık çağıdır.

 Orta çağ Disneyland'daki gibi kuleli şatoların çağı değildir. "Karanlık" çağlarda ışıkların olduğunu kabul ettiğimize göre, popüler kitlesel medyanın, romantizm döneminde hayal edildiği (yenileştirmek yerine yeniden inşa edilen) ve Les Tres Riches Heures duDuc de Berry gibi geç dönem (XV. yüzyıl) minyatürlerinde resmedildiği (ve idealize edildiği) üzere şatolarla dolu, klişeleşmiş bir ortaçağ sunduğunu göz önüne alarak belli yerlerdeki gölgelerini de yeniden tespit etmek gerekir. Bu masalsı ve medyatik ortaçağ şato modeli daha çok Loire Bölgesi'nin Rönesans döneminde inşa edilen ünlü şatolarına uygundur. Günümüzde internet sitelerinde "feodal şato" konusunda araştırma yapanlar, (internet sitesi güvenilirse) XII veya XIV. yüzyıla atfedilen harika, mazgallı yapılar, bazen de modern çağa ait eserlerle karşılaşır. Aslında feodal şatolar yüksekçe bir yerde (veya özellikle hazırlanmış, hendekle çevrili bir toprak set üzerinde) inşa edilmiş ve bir savunma hendeğiyle çevrili ahşap yapılardan oluşur.

….

Orta çağ klasik kültürü görmezden gelmez. Her ne kadar ortaçağda birçok antik dönem yazarının metinleri kaybedildiyse de (örneğin Homeros ve Yunan trajedi yazarları) Vergilius, Horatius, Tibullus, Cicero, Genç Plinius, Lucanus, Ovidius, Statius, Terentius, Seneca, Martialis, Sallustius gibi yazarlar tanınırdı. Bu yazarların hafızada yerinin olması herkes tarafından tanınıyor olmaları anlamına gelmiyordu elbette. Bazen bir yazar çok zengin bir kütüphanesi olan bir manastırda iyi tanınsa da başka yerlerde hiç tanınmazdı. Ama bir bilgi açlığı vardı ve iletişimin bu kadar zor olduğu (ama göreceğimiz üzere, çok yolculuk yapılan) bir dönemde âlimler değerli elyazmaları bulmak için ellerinden gelen her şeyi yapardı.

….

Orta çağ antikçağın bilimini reddetmedi. XIX. yüzyılın pozitivist tartışmalarından kaynaklanan bir yoruma göre, ortaçağ klasik antikçağın tüm bilimsel keşiflerini, kutsal metinlerle çelişki yaratmaması için görmezden geldi. Bazı Patristik" yazarların, dünyanın bir tapmağa benzediğini söyleyen kutsal metinleri harfiyen yorumlamaya çalıştığı doğrudur. Örneğin IV yüzyılda Lactantius (Institutiones divinae adlı eserinde) hem bu fikirler temelinde hem de insanların baş aşağı yürümesi gerekeceğini düşündüğü dünyanın diğer tarafının varlığını kabul edemediği için dünyanın yuvarlak olduğunu öne süren pagan teorilere karşı çıktı. VI. yüzyılda yaşamış Bizanslı bir coğrafyacı olan Antakyalı Constantinus da benzer düşünceleri savundu ve Incil'deki tapınağı göz önüne alarak Topographia Chris[1]tiana adlı eserinde kübik şekle sahip, düz zemin üzerinde bir kemerin yükseldiği bir dünyayı ayrıntılı bir şekilde tasvir etti. Sokrates öncesi bazı filozoflar dışında Yunanlar dünyanın yuvar[1]lak olduğunu, buna mistik-matematiksel nedenlerden dolayı inanan Pythagoras'tan beri bilirdi. Yerküreyi ikiye ayırmış olan Ptolemaios da bunu bilirdi, ama Parmenides, Eudoksos, Platon, Aristoteles, Eukleides, Arkhimedes ve tabii MÖ III. yüzyılda meridyenin uzunluğunu oldukça doğru hesaplamış olan Eratosthenes de bunu anlamıştı.

Orta çağ kimsenin kendi köyünün dışına çıkmaya cesaret edemediği bir dönem değildi. Bu çağın -hele de Marco Polo düşünülürse- büyük yolculukların dönemi olduğu çok iyi bilinir. Ortaçağ edebiyatı, efsane[1]vi ayrıntılar açısından zengin olsa da, büyüleyici yolculuk hikâyeleriyle doludur; Vikingler ve İrlandalı keşişler arasında ve tabii İtalya'nın deniz devletlerinde müthiş denizciler vardı. Ama ortaçağ her şeyden önce hac yolculuklarının çağıydı; hiç varlıklı olmayan insanlar bile Kudüs, Santiago de Compostela veya çeşitli azizlerin mucizevi kutsal emanetlerinin saklandığı başka ünlü kutsal yerlere yaptıkları tövbe amaçlı yolculukla[1]rı yürüyerek gerçekleştirirdi.

….

Orta çağ sadece mistiklerin ve katılık yanlılarının dönemi değildi. Önemli azizlerin ve kilisenin gücünün tartışmasız olduğu, büyük manastırların ve kent piskoposlarının bü ortaçağ, sadece katı geleneklerin söz konusu olduğu, fiziksel cazibeye ve özellikle duyusal bazlara tamamıyla duyarsız bir çağ değildir. Her şeyden evvel, Provence'ın trubadur şairleri ve Alman mvmıesânger'ler erişilmez kadınlara beslenen iffetli, ama saplantılı M r tutku olan ortaçağ romansını [amor cortese] yaratırlar, .ancak birçoklarına göre onlar aynı zamanda kelimenin modem anlamıyla romantik aşkı [amore romantico], doyumsuz ve yüceltilmiş arzuyu da yaratır. Ancak Trîstan ve İsolde, Lancelot ve Guinevere, Paolo ve Francesca gibi hikâyeler de bu dönemde ortaya çıkar. Burada aşk sadece ruhsal değildir; duyuların mest olması ve fiziksel temastır; Goliard şairlerinin cinselliği yüceltmesi hiç de iffetli değildir.

….

Orta çağ daima kadın düşmanı değildir. Kilise Babaları seks konusunda derin bir nefret sergiler -öyle ki bazıları kendilerini hadım ettirirler- ve kadınlara daima günah kaynağı gözüyle bakardı. Bu mistik kadın düşmanlığı ortaçağ manastırında kesinlikle mevcuttur.

….

Ama tabii ortaçağın 1000 yıl sürdüğünü ve çok daha kısa bir dönemi ifade eden günümüzde olduğu gibi bu bin yıllık dönemde bir yandan iffet gösterilerine, cinsellik karşıtı nevroza veya dünyaya karşı genel anlamda hissedilen nefrete; diğer yandan doğayla ve hayatla rahat bir uyuma rastlanabileceğini unutmamalıyız.

Orta çağ sadece ortodoksluğun egemen olduğu bir dönem olmamıştır. Ortaçağ konusunda yaygın olan başka bir düşünceye göre, bu dönem dünyevi ve ruhani bir güç piramidinin sıkı kontrolü altındaydı; derebeyler ile vasalları arasında katı bir ayrım vardı ve tabanda en küçük bir tahammülsüzlük veya isyan işareti yoktu. Bu olsa olsa herhangi bir yüzyılda yaşayıp ihtilaflar, isyanlar ve tartışmalar konusunda tahammülleri olmayan tutucu insanların ortaçağ konusunda özlem duydukları bir hayal olabilir. Ortaçağda kralların gücüne sınırlama getirilmiş olması -çünkü İngiltere'deki Magna Carta'nın tarihi 1215'tir- ve Germen İmparatorluğuna karşı şehir devletlerinin özgürlüklerinin talep edilmesi bir yana, ortaçağda yoksullar ilk defa güçlülere karşı bir tür sınıf savaşı yürütmeye başlamış; ancak yenilikten yana olduklarını iddia etseler de, genelde sapkın sayılan dini düşünceleri temel almışlardır.

Ortaçağ, Cilt I, Umberto Eco



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder