Arabistan ve Araplar

Günümüzdeki Arapça ile belirlenen coğrafya, eski çağlarda kendini Arap olarak tanımlamayan farklı topluluklara ev sahipliği yapıyordu. Bereketli hilal, Akdeniz kıyı şeridi (Levant) ve bugünkü Yemen'in olduğu güney Arabistan bir çok açıdan iç bölgedeki bedevilerden farklıydı. Süreç içinde Arapça ve özellikle İslamiyet bugünkü görünümü ortaya çıkardı. Aşağıda bu süreci, göçer bedevi ve yerleşik toplulukların etkileşimini göstermeye çalışacağız. B.Berksan

Güneyde Yemen ve diğer yerlerde birkaç dağınık vaha yerleşim birimleri dışında Arap yarımadası uçsuz bucaksız bir çöldür. Burası, kökenleri kesin olarak saptanamayan eski Sami ırkından Arapların ülkesidir. Bizans ve Sasani imparatorluklarının gayet disiplinli yönetilen topraklarına karşılık, 7. yüzyıl başlarında Arap Yarımadası'nda merkezi bir otorite yoktu. Devlet yapısı, ortak bir hukuk sistemi ve bir yönetim merkezi de bulunmuyordu. Bireyin sadakatle bağlı olduğu aşiretler, en büyük toplumsal ve siyasal örgütlenmelerdi. Her aşiret, kurucu bir atadan gelmiş olma inancına dayanan akrabalık bağlarıyla çevrilmiş bir birimdi. Arabistan sakinlerinin çoğu deve, koyun ve keçi yetiştiren kır göçebeleriydi. Arabistan'ın sert ikliminde otlakların azlığı, sürekli olarak bir yerden başka bir yere göçü gerektirirdi. Az olan kaynaklar için rekabet aşiretler arasında çekişmelere yol açar, savaş bir hayat tarzına dönüşürdü. Bu doğrultuda bütün erkeklerin savaşçı olmaları beklenir, aralarında en yiğitlerin serüvenleri aşiret kültürüne yerleşirdi. Arapların bu çok geniş savaş deneyimleri, İslamiyet'in ilk dönemlerdeki yayılmasında önemli bir etken olacaktı. Cleveland 


250 milimetrelik azami yıllık yağış miktarı hattıyla ayrılmış Arabistan kavruk bir boz görünüm taşır. Sadece uç köşelerde araziyle birlikte gönül ferahlığı da kabarır: Aşağıda Yemen'in en güneybatı dorukları ile en doğudaki Cebelü'l-Ahdar ("Yeşil Dağ") başta olmak üzere Umman'ın birkaç noktası, yukarıda ise Lübnan'ın kuzeybatı dağları. Kuzeydoğu uçtaki Dicle ve Fırat bol ve ulaşıma elverişli sularıyla istisnadır; ama suladıkları Bereketli Hilal, oluşturduğu tezatla güneye düşen geniş yarımadanın bereketsizliğini belirginleştirir sadece.

..

Daha kurak olan yarımadaya her zaman Bereketli Hilal'den damla damla insan akışı olmuştur. Ama asla insanları çekip sindirmemiştir; görünüşe bakılırsa yol üstü bir yer olmuştur. Bunda coğrafyanın payı vardır. Yarımada komşularından üç noktada stratejik boğazlarla ayrılır. Topuğunda ve ayakucunda iki su boğazı yer alır: Dover'dan Calais'ye geçişi biraz aşan 26 kilometrelik genişliğiyle Babü'l-Mendeb ve  54 kilometrelik genişliğiyle Hürmüz Boğazı. Üçüncü ayrılma noktasını oluşturan 200 kilometrelik kurak Sina "boğazı" daha geniştir, ama denizden kolayca ulaşılabilir bir yerdir. Asıl mesele de budur: Her üç boğaz ayırırken birleştirir de ve böylece geçişlere davetiye çıkarırlar.

..

Arabistan'ın klasik yaklaşımla üçe bölünmesi hala yararlı bir kestirme yoldur. Arabia Petraea ("Kayalık Arabistan") kuzeybatı kesimleri, en başta da (yerel adı bilinmeyen) Petra'nın ("Kaya") başşehrini oluşturduğu Nebati bölgesini kapsardı. Arabia Felix ("Müreffeh Arabistan") yarımadanın güneyde kalan üçte ikiye yakın kesimine denk düşen geniş bir alandı ve yerli Güney Arabistan meliklerine az çok bağlıydı. Arabia Felix esanslarının kaynağı aslında sert ve kuru ortamlarda yetişen dikenli ve bodur ağaçlardı. Bölgenin esas olarak şimdiki Yemen'de kalan bazı kesimleri sahiden yeşildir ve insanlar için hoştur;  ihraç edilebilir reçinelerin yanı sıra gıdalarda da üretken olması insan müdahalesini gerektirir. 

Üçüncü bölüm olan Arabia Deserta ("Çöllük Arabistan") Doğu Suriye ile Mezopotamya'nın seyrek yerleşimli bölgelerini belirtirdi.

Yarımadanın güney ve batı kesimlerinin aksine, çöl ve yarı çöl alanlarında yağış miktarı kıttır ve asla tam olarak öngörülebilir değildir. Şaşırtıcı yeşillikle  ansızın karşılaşılabilir. Kısa ömürlü çoban cennetleri bulmak, sürüler ve çadırlarla bir likte dolaşmayı gerektirir; herkes aynı şeyi yaptığında ise, kaynaklara dönük rekabet ve sosyal istikrarsızlık ortaya çıkar.

Bu durum bir ikilik doğurur. Daha yağışlı güney ve batı kesimler ile sulak Bereketli Hilal'in yerleşik yaşamı (hadare) durağanlığa, kimi zaman durgunluğa yol açma gibi ters bir sonuçla istikrarı dayatırken, açık bozkır ve çöl alanlarının (badiye) gezgin yaşamı (bedave) siyasal ve sosyal parça lanmaya yol açma gibi bir sakıncayla hareketliliği zorunlu kılar.

Macintosch

 

Tecrit edilmiş olduğu halde Arap yarımadası, Ortadoğu uygarlığını şekillendiren güçlerden tamamen kopuk değildi. İslamiyet’in doğuşundan hemen önce iki Arap aşiret konfederasyonu, kuzey Arabistan sınırlarını Bizans ve Sasanilerin bağlı devletleri olarak korumaktaydılar. Bu Arap konfederasyonlarının ikisinin de Hıristiyan olması, Hazreti Muhammed' den önce Araplar arasında tektanrı anlayışının yaygınlığının kanıtıdır. (Himyeri ve Gassanilerden aşağıda söz edilecek)

Kuzey ve güney Arabistan'ın yerleşik bölgelerindeki dini doktrinlerin karışıklığına rağmen, iç bölgeler aşiretlerinin çoğu yerel putlara ya da tanrılara taparak animizmin çeşitli inanışlarını uygulamaya devam etmekteydiler.

…………………

 

Bugün Araplar diye bildiğimiz halk bir etnik bileşimdir. İki ana kurucu unsur, yani göçebe ya da yarı göçebe 'arab kabileleri ve yerleşik Güney Arabistan kavimleri tarihöncesi çağda Arabistan'ın kuzeyine düşen Bereketli Hilal'de ortaya çıkmış olabilirler; dillerinin kökeni aynı eski "Sami" ailesidir.

Kuzeydeki büyük imparatorluklar ile Kızıl Deniz'deki krallıklar arasında farklı türden ülkeler yer alır. Arap yarımadasının büyük kısmı, düzenli tarım için gerekli su kaynaklanna sahip, birbirinden uzak vahaları olan step ya da çöllerden oluşuyordu. Burada yaşayanlar Arapça'nın degişik lehçelerini konuşuyorlardı ve hayat tarzları farklıydı. Bazıları, çölün kıt su kaynaklarını kullanarak, deve, koyun ya da keçi besleyen göçerlerdi; bunlar, geleneksel olarak "bedevi" diye bilinirler. Bazıları, vahalarda tahıl ya da hurma yetiştiren yerleşik tarımcılar ya da küçük bir pazarı olan şehirlerde tüccar ya da zanaatkar idi; bazıları birkaç hayat tarzını birleştiriyordu.

Göçebe ve yerleşik halklar arasında hassas bir denge vardı. Nüfus içinde azınlık olmalarına rağmen, sürekli yer değiştiren ve silah taşıyan develi göçerler şehirlerdeki tüccar gruplarıyla birlikte tarımcılar ve zanaatkarlara hakim oldular. Bunlara, cesaret, misafirseverlik, aileye bağlılık ve cedleriyle övünme gibi özellikler de hakimdi. !stikrarlı bir baskı gücünün denetimi altında değildiler, ancak çevrelerine, bağlılık ve sadakatlerini ortak cetlerinin üslubu içinde ifade eden oldukça kalıcı taraftar grupları toplayan ailelere mensup reisler tarafından yönetiliyorlardı; bu türden gruplara genellikle aşiret denir. Aşiret önderlerinin iktidar merkezleri vahalardı. Arap Halkları Tarihi, Albert Hourani, İletişim Yayınları, 1997

Yani, bedv-hadar ikiliği asla çöl ve ekili alan şeklinde hiç buluşmayan çatışmalı zıtlar halinde var olmamıştır. Aksine, ikisi buluşur, örtüşür ve etkileşir; bunun en verimli biçimi sabit ve seyyar unsurların kesiştiği yol üstü mola yerlerinde görülür: Vahalar, çarşılar, kervansaraylar ve (Mekke'nin klasik örneğini oluşturmakla birlikte hiç de prototipi sayılamayacağı) hac mabetleri. "Çarşı" anlamındaki suk başlı başına bir semantik kesişimdir: Hayvan satmak üzere uğranılan yeri belirtmekle birlikte, kelimenin kök anlamı oraya hayvan sürmektir. Hadar ve bedv etkileşime girdikleri gibi, birbirlerini etkisizleştirebilirler de. Alıntılanan Kur'an ayeti yerleşik şaab ile gezgin kabile arasındaki muğlak ilişkileri harika bir özlülükle ifade eder. Tanrı onları "birbirlerini tanımaları" için yaratmıştır.

Arapça karşılığı tek bir kelimeyle lite'arefu olan buradaki "birbirini tanıma" ibaresi ikili bir anlam taşır: "Öne çıkan" anlam "karşılıklı temasla birbirini tanıma"dır; ama "araya ayrım koyma/birbirinden ayırma" anlamında bir "arka" ton da vardır.  Birlik umudu ve pusuda yatan ayrılık ihtimali bir aradadır.

…..

Ama zaman içinde dillerinin yanı sıra yaşam tarzları da ayrılıp bölündü: Güney Arabistanlılar (Arabistan'ın güney kesimine önceden yerleşmiş ve iç içe geçip karıştıkları daha eski yerli kavimlerden pekâlâ almış olabilecekleri) sulama sistemlerine ve tarıma dayalı yerleşik toplumlar geliştirdiler; 'arab kabileleri ise kuyular, yağmurlar ve akınların yön verdiği gezilerle çoban göçebeliği meşgale edindiler.

Bedevilerin sosyolojik yapısı

Boyut

Açıklama

Klasik model

20.–21. yy dönüşümü

Örnek/anahtar kavram

Akrabalık–örgütlenme

Segmenter soy hiyerarşisi (hanesoykabile → konfederasyon)

Esnek koalisyonlar; soy ağacı siyasetin omurgası

Devlet kayıtları, vatandaşlık ve sınırlarla kabile üstüne devlet katmanı

Segmenter soy, nesep (nasab)

Otorite

Şeyh ve konsey; itibar, cömertlik, arabuluculuk

Rızaya dayalı liderlik; ganimet ve himaye dağıtımı

Resmî idare ile aracı liderlik; belediye–bakanlık bağlantıları

Şeyhlik, rızaya dayalı otorite

Normlar–hukuk

Adet (ʿurf), sulh, diyet; şerʿî çerçeveyle iç içe

Aşiret arası tahkim ve kan bedeli

Ulusal mahkemeler ve polisle paralel/eklemlenmiş çözüm

Sulh, ʿurf, diyet

Ekonomi

Pastoralizm (deve, koyun/keçi), kervan, menzil

Mevsimlik göç ve pazarla düşük yoğun temas

Ücretli emek, askerlik, kamu hizmetleri; hayvancılıkta düşüş

Transhumans, karma gelir

Mekânsal hareket

Mevsimlik göç (yaylak–kışlak)

Esnek rotalar; su ve otlak belirleyici

Sınır ve koruma alanlarıyla rotaların daralması; yerleşikleşme

Yaylak–kışlak, rota

Evlilik–akrabalık stratejisi

İçevlilik ağırlıklı (amca kızı vb.)

Kabile içi ittifakı pekiştirme

Eğitim–kentleşme ile desenin gevşemesi

Endogami/eksogami dengesi

İtibar–erdemler

Cömertlik, misafirperverlik, cesaret, söz

Şiir ve anlatı ile itibar inşası

Medyatik/kurumsal temsil; turizm anlatıları

Muruwwa, şair–râvî

Devletle ilişki

Vergi–askerî hizmet–koruma pazarlıkları

Çevre bölge kontrolü karşılığı imtiyaz

Merkezi idare ve güvenlik aygıtına eklemlenme

Himaye, aracı kurumlar

   

Bileşimi derleyip bir arada tutmuş olan güç en başta dildir. Gündelik konuşma dili değil, kabile falcıları ile şairlerinin sözleri temelinde gelişen zengin, garip, incelikli, tatlı bir uyku verici, büyülü biçimde inandırıcı, çıldırtıcı ölçüde zor "yüksek" Arapça öteden beri, belki de her zaman daha geniş bir Arap kimliğinin katalizörü olmuştur.

İslam'la birlikte ortaya çıkan ve birleşik bir Arap anlatısının da o zaman başladığı izlenimini doğuran şey Arapça bilgilendirme teknolojisi, bir başka deyişle dili kullanıp denetlemenin ve böylece kimliği şekillendirmenin yeni yollarıydı. İslam'dan önce edebiyat, kültür, tarih, kimlik büyük ölçüde sözlüydü.

7. yüzyıl başlarında ilk ve gecikmeli Arapça kitap Kur'an ortaya çıktı. Üç bin yıllık zaman ölçeğimiz çerçevesinde bir gecede denilebilecek kadar kısa bir sürede, bir dili ve onu kullanan çeşitli halkları okunabilir, görünür hale getirdi. Kendilerine ait sayfada siyah-beyaz olarak yer almalarını bir anda sağladı. Zaten bir geçmişe sahipken, onlara geniş bir imparatorluk kazandıracak bir enerjiyle mevcut tarih sahnesine çıktılar.

..

Yaklaşık 700'de imparatorluk idaresinde geçmişten miras kalan Yunancanın ve İran dillerinin yerine Arapçayı geçirme yönündeki ani bir karar da bütün imparatorluğu ve barındırdığı halkları dil bakımından şaşırtıcı hızla Araplaştırdı: Arapça yeni Latince haline geldi. 8. yüzyıl sonlarında Arap kâğıt yapımı parşömen çağına çakılıp kalmış bir Avrupa'nın çok önüne geçmeyi sağladı.

Araplara M.Ö. 853'teki ilk değinme Asur devletinin büyük deve sürülerine sahip Cündüb ("Çekirge") adında belli bir Arap kabile reisini nakliyat için tutmasıyla ilgilidir; yerleşik ve bedevi toplumlara karşılıklı yarar sağlayan bir ilişkiydi bu. Arap tarihinin orta noktasına geçildiğinde, Peygamber Muhammed'in başarısını kısmen ilk İslam devletini kurarken, yerleşik ve bedevi sistemlere özgü unsurları bir araya getirmesine borçlu olduğu görülür.

Notlar ve kapsam

  • Kimlik ve dil: “Arap” kategorisi bu dönemde dil, kabile ve siyasal aidiyetin esnek bileşimidir; bazı şehir krallıkları (Palmira, Hatra, Osroene) karışık etnik-dilsel yapılardır.
  • Tarihler: Çoğu tarih aralığı arkeolojik/dilbilimsel okumalara dayanır; farklı kaynaklarda küçük sapmalar görülebilir.
  • Siyasi statü: Bir kısmı tam bağımsız krallık, bir kısmı imparatorluklara bağlı “müttefik/foederati” veya bölgesel hegemonya altında otonom yapılardır.


Hikayenin kavimleri ve kabileleri aşan bir yanı vardır. Geriye çekilip harita üstündeki ve zaman içindeki büyük tabloya bakıldığında, kısaca anlatılan birleşme ve parçalanma döngüsünün bir dizi imparatorluk (Asur, Roma, Pers, Bizans, Osmanlı, İngiliz, Amerikan) bağlamında hareket ettiği açıkça görülür. Dişleri olmakla birlikte, mutlaka yırtıcı olmayan bir döngüdür bu: Dişler kimi zaman  iki Bereketli Hilal, Mısır ve İran gibi temas noktalarında emperyal çıkarlarla iç içe geçmiştir; kimi zaman da çatışmaya girmiştir. Her iki durumda da sürtüşme, ısınma, yangın vardır: Döngü Arap kimliklerini 3.000 yıl boyunca karıştıran, eriten ve yeniden kalıba döken hem yaratıcı hem yıkıcı bir ateş çarkıdır.

— İslamiyet öncesi Arap yarımadası ve çevresinde yerleşik krallıklar ile göçebe (bedevi) topluluklar arasındaki güç dengesi, büyük ölçüde coğrafyanın dikte ettiği bir meseleydi.

Yerleşik krallıkların egemen güç konumuna çıkışını anlamak için üç ana eksende düşünebiliriz: konum–kaynak–ağ.

1. Coğrafi konum: Düğümlerde oturmak

  • Ticaret koridorlarının kavşağı: Saba, Maʿin, Qataban, Ḥimyar gibi Güney Arabistan krallıkları, Hint Okyanusu – Kızıldeniz – Doğu Akdeniz hattını bağlayan Tütsü/Buhur Yolu üzerinde konumlanmıştı. Bu yolların kavşaklarında olmak, hem malları vergilendirme hem de güvenlik sağlama kapasitesi veriyordu.
  • Doğal savunma + erişim: Nabatî Krallığı'nın başkenti Petra, hem kayalık dağlarla çevriliydi hem de kuzey–güney kervan yollarını ve doğu–batı geçişlerini gözetleyebiliyordu. Bu tür topoğrafik avantajlar, hem saldırıya karşı korunma hem de ticareti kontrol etme imkânı sundu.
  • Su ve tarım havzaları: Yemen yaylaları (Ḥimyar) gibi alanlar yağmur suyunu depolayan teras tarımı ve sulama sistemleri ile göçebe dünyasına kıyasla gıda fazlası üretebildi. Bu da şehirleri ve orduları besleyerek uzun vadeli hâkimiyet sağladı.

2. Kaynak temelli güç: Lojistik ve ekonomi

  • Sulama mühendisliği: Ma’rib Barajı gibi mega yapılar tarımsal süreklilik sağladı, nüfus yoğunluğunu artırdı ve siyasi merkezlerin devamlılığını garantiledi.
  • Gümrük ve transit vergileri: Kervanların geçişini sağlayan “passage economy” modeli, bedevi kabilelerin güvenlik ve rehberlik hizmetleriyle desteklense de asıl kârı yerleşik merkezler topladı.
  • Ürün çeşitliliği: Yerleşik krallıklar, tarımsal ürünleri, zanaat mallarını ve ithal lüks ürünleri (ipek, baharat, tütsü) depolayarak aracılık ticareti üzerinden zenginleşti.

3. Ağ hâkimiyeti: Göçer–yerleşik iş birliği ve dış güçlerle bağlar

  • Bedevi–şehir ittifakları: Göçebeler, rotaların korunması, çöl geçişi lojistiği ve bazen askerî destek sağlarken; yerleşikler diplomatik merkez ve pazar işlevini gördü. Bu karşılıklı bağımlılık yerleşikleri ağın “idari ve ekonomik çekirdeği” yaptı.
  • İmparatorluk tamponluğu: Birçok krallık, Roma, Sasani ya da Aksum gibi dış güçler ile çevre arasındaki tampon bölgeler olarak siyasi manevra alanı kazandı. Gassânîler (Bizans’ın foederati’si) veya Lahmîdler (Sasani müttefiki) bu stratejinin tipik örnekleri.
  • Kültürel merkezleşme: Karumlar, tapınaklar ve pazar yerleri sadece ticaret değil, meşruiyet ve prestij üretimi için de kullanıldı; krallar hem ekonomik hem ideolojik merkez oldular.

📌 Tarihsel perspektifte sonuç

Yerleşik krallıklar, coğrafi avantajlarını sürdürülebilir kaynak tabanı + stratejik kavşak kontrolü + ağ liderliği ile birleştirdikleri için egemen güç oldular. Bedeviler ise bu ağın mobil koruma ve hareket kabiliyeti yüksek aktörleri olarak kritik ama merkezî olmayan konumdaydı. Su kaynaklarının sürekliliği, kervan yollarının denetimi ve büyük güçlerle kurulan diplomatik dengeler, yerleşikleri “siyasi ve ekonomik merkez” statüsüne taşıdı.

 

Üç binyıllık kayıtlı Arap tarihinde söz birliği üç birlik dalgasını harekete geçirdi. Yine İbn Haldun'un kullandığı terimle belirtmek gerekirse, asabiyet  her zaman ivmesini 'arabiyye'den, mükemmel yüksek Arapçadan almıştır. Ancak bu dalgaların çapı İbn Haldun'un kabile ya da hanedan dalgalarından çok daha büyüktür. Kadim çağdaki birinci dalga yavaş ama derindi; İslam'dan önceki binyıl boyunca kabaran bir etnik öz-bilinç şeklindeydi. İkinci dalga 7. ve 8. yüzyıllardaki Arap fetihleriyle ve sonrasındaki gelişmelerle ortaya çıkan maddi yayılmanın bir tsunamisiydi; başlayışındaki çabuklukla dağıldı ve sonuçta uzun sürecek bir uyuşmayı getirmesine karşın, geride zengin ve kalıcı bir dil tortusu bıraktı. 19. yüzyıl Avrupası'ndaki milliyetçi akımların uyandırdığı atıl kuvvetlerden güç alan üçüncü dalga etnik, kültürel (ve daha sonra külte dayalı) benliğin yeniden keşfedilişi şeklindeydi. Bu son dalga günümüzde hala çarpıyor. "Sahneye Çıkış" ve "Devrim" (MÖ 900-MS 630); "Hakimiyet" ve "Gerileme" (630-1350); "Tutulma" ve "Yeniden Sahneye Çıkış" (1350-günümüz).

Not: Bu sayfada İslamiyet dönemine kadar olan ilk dalgadan söz edilecektir. İslamiyet ve daha sonraki modern dönem ayrı sayfalarda yer almaktadır. B.Berksan

Birinci Dalga

Etnik öz-bilinç sağlayan birinci dalganın kökleri belirsizdir ve zaman diliminin saptanması zordur. Göründüğü kadarıyla, deveyi yük hayvanı olarak evcilleştirmeyle ve Arapların uzak mesafeli taşımacılık ve ticaretle uğraşmasıyla birlikte artan hareketlilik, farklı Kuzey Arabistan lehçelerini konuşanlarca anlaşılabilecek bir dil oluşturmayı zorunlu kıldı.Daha sonra, MS 5. yüzyıldan epey önce ve büyük olasılıkla yarımadanın orta kesiminde, birleşik kuzey dilinin "yüksek" bir biçimi de şekillendi. Bölgedeki adıyla 'arabiyye gündelik konuşma dili değil, "kehanette bulunmak ve şiir okumak" için kullanılan "mistik bir dil"di.

Eski Arabistan'ın büyük bir bölümünde insan yaşamı gezgin, bölünmeye açık ve kavgayla doluydu; haşin bir ortamda dolaşan sülale toplulukları, tabiatları gereği ayakta kalmak için bölünür ve çekişirlerdi. Zaman anıtlara ya da salnamelere kaydedilmekten ziyade, ataların isimlerine göre ölçülürdü.

Ancak MÖ I. binyılın sonuna doğru, bu heterojen toplumun (tabii böyle nitelendirmek bile doğru olursa) dış çeperleri emperyal komşularla (Roma, Pers ülkesi ve Güney Arabistan) temas sonucunda şekillenmeye başlamıştı. Yarımadanın ayak kısmını oluşturan dağların arasındaki bereketli toprakları barındıran Güney Arabistan'da Saba (Kitabı Mukaddes'te geçen adıyla Şeba) ve ardılı imparatorluklarla büyük ölçüde yerleşik bir halka hükmetmekteydi.

Yapıları gereği hiyerarşik ve piramidimsi olan imparatorluklar, kabileler ile sülalelerin sunabileceği yatay yapılardan daha net komuta zincirleriyle iş görmeyi tercih ederler. Böylece büyük güçlerin tanımasıyla kabile reislerini ve daha sonra "Arap melikleri"ni de kapsayan Arap hiyerarşileri ortaya çıkmaya başladı. Eski göçebe, akışkan yaşam çeperlerde yerleşik hale gelmeye yüz tuttu: Emirler çöl şeritleri ve ekili alanlar arasında yarı kamp, yarı başşehir yapısındaki merkezlerden hüküm sürer oldu.


Not: “Bedeviler” şemsiyesi, kabile/konfederasyon kimlikleriyle esnek; bazı gruplar bugün tamamen yerleşik olsa da tarihsel olarak göçer kökenlidir.

Büyük güçlerin tanımasıyla kabile reislerini ve daha sonra "Arap melikleri"ni de kapsayan Arap hiyerarşileri ortaya çıkmaya başladı. Eski göçebe, akışkan yaşam çeperlerde yerleşik hale gelmeye yüz tuttu: Emirler çöl şeritleri ve ekili alanlar arasında yarı kamp, yarı başşehir yapısındaki merkezlerden hüküm sürer oldu. Kuzey ve Orta Arabistan'ın Arap topraklarında toplum bir kalıptaki balmumu gibi dışarıdan içeriye doğru katılaşıyordu sanki. Emirlerin komşuları kadar kendi halklarınca da tanınmaya ihtiyacı vardı. Onları ayakta tutan övgü ve propaganda şairlerin işiydi.

..

Bu etnik inşa, maddi yerleşme ve manevi milliyetleşme sürecinin ivme kazandığı MS 6. yüzyılda, Arabistan'ın çevresindeki devletler savaşa tutuştular: Romalılar (artık Bizanslılar) Perslerle ve Aksum merkezli Habeşistan İmparatorluğu Himyeri Güney Arabistan'la. Etrafını saran emperyal kalıbın çatlamasıyla birlikte, yarı oluşmuş Arap toplumu da çöktü. Emperyal destekçilerden yoksun kalan Arap melikleri varlık sebeplerini, Araplar ise belirli bir halk kimliğini yitirdiler ve Arabistan yeniden Bedevileşti.

..

Söz ve kehanet mayalanmasından Muhammed ortaya çıktı. Ama belagati ölçülemeyecek derecede öncellerinin ötesine götürdü. İslam'a dönüşecek olan din, gücünü dilden aldı; bunu sağlayan ise sadece dili eski gizli anlamlı yüksek Arapçadan kaynaklanan Kur'an'ın yeni ve heyecan verici sözel-manevi evreni değil, Mekke'nin eski yüce tanrısının kudretini belirten Allahuekber başta olmak üzere sloganların kullanılmasıydı. Muhammed, Allah'ın hem elçisi hem ulağıydı.

..

İslam'ın Arap kuvvetleri doruğundaki Roma İmparatorluğu'ndan çok daha geniş bir alanı ele geçirip ya da belki daha doğru ifadeyle basıp bölük pörçük işgal etmişti. Birkaç onyıl sonra Araplar dört ana kapısı bilinen dünyanın dört köşesine açılan yeni başşehir Bağdat'la küresel düzeye ulaştı. Aynı şekilde küreselleşen dil, İslam denilen büyük ve kalıcı kültürel imparatorluğu kurdu ve ardından birbirine bağladı, üstelik her iki bakımdan da dinsel dogmanın başarabileceğinden daha hızlı biçimde.

Ad, Semud ve benzeri efsanevi ya da efsaneleştirilmiş kavimler İslam dönemi tarihçilerince el-'arabü'l-'aribe ("halis/Arapça konuşan 'arab") diye anılır. Onlardan sonra gelecek kavimlerin hepsi 'arab müteanibe (''Araplaşmış 'arab") ve 'arab müsteribe (''.Araplaşmakta olan 'arab") diye sınıflandırılır. Arapça , Araplaşmış, Araplaşmakta olan gibi eklerin yığılması muhtemelen bir tür gerçekliği yansıtır: Zamanla Araplar olarak anılacak halk, esas olarak dili benimsemeye dayanan tedrici bir kültürel etkileşim süreciyle belirli düzeyde birliğe ulaştı. Geleneksel tarihçilerin örtük biçimde kabul ettikleri diğer gerçeklik daha da önemlidir: Köken itibariyle Araplar pürüzsüzce birleşmiş bir halk değil, adamakıllı karışık bir öbekti. Sonraki Arap tarihsel hafızasından, günümüze ulaşmış en eski yazılı bulgulara dönecek olursak, hemen açıkça görülen bir şey varsa, o da Arapların kimler olmadıklarıydı: Yerleşik Bereketli Hilal, kıyıdaki "bereketli şerit" ya da Güney Arabistan kavimlerinin hiçbiri kendini Arap olarak nitelendirmezdi. Onların gözünde, Arapların ayrı bir kavim olduğu besbelliydi.

Devenin kadim Arap yaşamındaki merkezi konumu ölümlerden sonraki törenlerde taşıdığı önemden bellidir; böyle törenler 6. yüzyıl şairlerinin değinmelerinde bir ölçüde sezilir. Ölünün bir savaşçı olması halinde, bir binek devesi mezarının yanına bağlanıp orada ölüme terk edilir ya da bazen kesilip sahibiyle birlikte gömülürdü. Tıpkı ölü Moğollar ve atları, ölü Vikingler ve tekneleri gibi, ölü Arap savaşçılarının da herhalde öbür dünyada gezmelerini sağlayacak araçlara gerek duyduklarına inanılırdı.

Dil

Arabistan ile Bereketli Hilal'in yerleşik ve gezgin değişik halklarının neredeyse tamamı, en azından yazılı kayıtlarının indiği tarihten itibaren, hepsi 18. yüzyıl Alman filologlarının verdikleri adla Sami ailesine mensup akraba dilleri kullanmıştır.



Arapçanın kendisine dönecek olursak, kökleri Kuzey Arabistan dilleri olarak adlandırılan Sami kolunun bir "lehçe demeti"nde  yatar. Grafitilerde kullanılan Safaiye, Semüdiye ve diğer çeşitli diller aynı Kuzey Arabistan kolundan çıkan şimdiki ölü sürgünlerin başka bir demetini oluşturur. Bütün bu Kuzey Arabistan dilleri karşılıklı olarak muhtemelen kolayca anlaşılır olmalıydı. Buna karşılık, Güney Arabistan kolu yarımadanın güney ve batı kesimlerinin (Saba, Himyer vb.) yerleşik kavimlerince konuşulan ve Kuzey Arabistan dillerini konuşanlarca anlaşılmayan dillerini kapsamaktaydı.

Tekil anlamda Arapça diye bir şeyin olmadığını, aksine halen süren bir durumla birçok Arapçanın var olduğunu kabul etmek gerekir. ''Arapça" hiçbir zaman Sami dilinin sarmaşık görünümlü bir dalı ya da homojen bir filiz demeti olmadı; çok eski ve çok tuhaf bazı unsurları  taşıyan budaklı ve çok sayıda eklentili bir sürgün yapısını taşıdı. Zamanla Arapçaya dönüşecek "lehçe demeti"nin çeşitliliği 'arab kelimesinin karışık bir öbek, çok eski çağlardan beri yeni mensupları sürekli bünyesine almış acayip bir genetik ve dilsel karışım anlamını yansıtır.

..

MÖ I. binyıl başlarında komşularının verdiği "arab" adının, kendilerini böyle anıyor olsun ya da olmasınlar, söz konusu insanlara bir tür birlik kazandırdığı kesindir. Nitekim yaklaşık olarak M.Ö 750'den MÖ 400'e kadar, tam manasıyla bir birlik olmasa bile bir tür siyasal yapı olan Kedar denilen çok-kabileli topluluğun varlığına ilişkin bulgular vardır. Görünüşteki birlik elbette çoğu kez dışarıdan bakan yabancının gözünde olabilir. Ama 'arab kabileleri açısından ortak ve gezgin bir yaşam tarzı (deve yetiştirme, otlak arayışı, deveyle mal taşıma), yollarının kesişmesini getirdi; en azından geçici bir ortak kimlik, siyasal olmasa bile kültürel teklik duygusunu herhalde dokumuş olsa gerek. Dil bu açıdan muhtemelen yaşam tarzı kadar önemliydi. Bizzat bütün o lehçeleri sınıflandırmanın güç oluşu, birbirlerine ne kadar yakın olduklarını gösterir. Robert Hoyland dili daha MÖ 1. binyılda bağlayıcı ve ayırt edici 'arab unsuru,'arab kimliğinin en önemli şartı olarak görür. Bu durum Arap birliğinin yüce totemine dönüşecek olan ve hala öyle kalan birleşik "yüksek" dil 'arabiyye'nin sahneye çıkışından çok önceydi.

Kavimler ve kabileler

Arabistan halkı bir kara kütlesiyle birleşmesine karşın, dille ayrılmıştı; Sami kökleri onları birleştirirken, semantik dallanıp budaklanmalar ayırmaktaydı. Sosyolojik düzeyde farklılıklar daha da derindi. Her ne kadar tarihe 'Araplar" diye geçecek etnik bileşime adlarını verseler de, 'arab denilen topluluklar  Sabahlar, Himyeriler ve Arap altkıtasının diğer yerleşik kavimleriyle birlikte o bileşimin sadece bir parçasıydı

Sayıca az ve muhtemelen karışık kökenli 'arab unsurunun ayırıcı özelliği (MÖ 1. binyıl başlarından itibaren en azından yabancıların gözünde) doğal ortamın pek elverişli olmayan kesimlerinde kıt kanaat geçinmeleriydi. İlk başta kendilerini nasıl tanımladıklarını ve hatta bir topluluk sayıp saymadıklarını bilmiyoruz. Ama MÖ I. binyıl sonuna doğru çöl taşlarına kazınmış en eski otantik 'arab seslerini duymaya başladığımız sırada, bir etnisite çekirdeğini yaratabilecek epeyce etken yerli yerine oturmuş durumdaydı: Ortak yaşam tarzı ve sürekli kesişen yollar; soyağacına bazen saplantı düzeyine varan bir ilgi; yakın akraba diller.

Milattan sonraki ilk yüzyıllarda, durum değişmeye yüz tuttu. Kabilelere ayrılmış 'arab kitlesi için de kehanet ile şiirin o özel, "yüksek" dili ortaya çıktı. Yeni şiirsel dil ve eski gezgin yaşam tarzı birlikte iki ana etnik belirteç, yani 'arab "ulusal kuşam"ının temel unsurları haline gelecekti.

Arapların MS 3. yüzyıl dolaylarından itibaren Arap kuşamının bu parçalarına bürünmekle, Arap kıyafet ve adetine kaymakla kalmayarak, İslam'ın ortaya çıktığı 7. yüzyılda zamanla ''Arap" yaftasını benimsemeleri ve hatta o yafta ile dilin başından beri kendilerine ait olduğunu ileri sürme noktasına varmalarıdır. Bunun bir etnik tarz beyanı şeklinde, güneyin yerleşik medeni kavimlerinden (Sabahlar ve Himyerileri de kapsayan komşuları) gelmesi şaşırtıcıydı. 

Yüksek bir sarayın bulunduğu ve kibirli Himyeri melikinin yaşadığı Zafar'da bile ata dillerinin yerini kıl çadırlarda oturan çobanların ''Arabiyet"i alacaktı. Şehir halkı gittikçe büyüyen bir sosyopolitik karışım olan Araplığa katılacak ve Arap ulusal giyimini gururla kuşanacaktı.

Kervan Şehirleri

Sabahlar ve Nebatiler gibi, deveci Arap göçebeleri de dünya ekonomileriyle bağlardan yararlanıyorlardı. Bir bütün olarak Arabistanlılar Hint Okyanusu ve Akdeniz ticaret yörüngelerinin aracılığını üstlenirken, Araplar da Arap yerleşik yaşamının güney ve kuzey kutupları iki Bereketli Hilal'i birbirine bağlayan gezgin aracılar haline gelmekteydi.

İslam öncesindeki iki yüzyılda şiir, Araplar için yaşamın ve ölümün her veçhesini kapsar hale gelecekti. Arap "tarihinin, bilgeliğinin ve soyluluğunun arşivi"ne dönüşecekti. Eski bir deyişe göre de dört vasıf Araplara hastır: "Sarık taçlandır, kuşak perde duvarlarıdır, kılıç çitleridir, şiir arşivleridir.

..

Arabistan'ın dört bir yanında, sadece Karyet gibi kervan başşehirlerinde değil, şehirler arasındaki büyük karanlık ıssızlıklardaki kamp ateşlerinin başında da Araplar şiirin tılsımına kapılmaya başladı.

..

Verimli bir Arap döngüsünün itici gücü en başta o son özellik, yani gezginlikti. Arabistan'ın her yanında hamallık yapan türlü türlü ama gezgin 'arablar birbirlerine karışınca iletişim kurabilme gereğini duydular; lehçeler arasındaki kelime alışverişleri bir dil denkleşmesine yol açtı; görünüşe bakılırsa, bu özellikle Karyet'in bulunduğu Necd yöresinde geçerliydi.  Şiir daha ileri bir biçimi, denkleşirken bir yandan da yücelen bir dili, şairlerin, hatiplerin, her türlü kabile önderinin ve onlarla birlikte mensup oldukları toplulukların ulaşmaya çalıştıkları yüksek bir platoyu yarattı. Bir başka deyişle, 'arab gezginliği Arapçanın anası, Arapça da Arapların anasıydı; bu şimdiki anlamıyla bir millet ya da Güney Arabistan'daki anlamıyla bir şaab ("kavim") değil, parçalarının toplamını aşan bir kabileler topluluğu, bir etnik gestalt'tı.

3. yüzyıldan 4. yüzyıl başlarına kadar uzanan bir dönem boyunca kervan şehri Karyet muhtemelen bunun başta gelen mihrakıydı. Zamanla ivme daha yüksek vitese çıkacak ve mihrak sonunda başka bir mal ve söz pazarına, halkı en halis Arapça ağzını konuşmakla övünen ve o ağzın Kur'an'da cennete denk en üst düzeye çıkacağı Mekke'ye kayacaktı.

..

Arapların akıncılığa düşkün oluşu Asurluların da dikkatini çekti.  (Bu belki de dibi kara kocaman bir tencereyle dibi kara küçücük bir tencerenin yan yana gelişinin bir örneğiydi.) Daha sonraları kimliği meçhul Arap sanatçılar grafiti eserlerinde akınlar tasvir ettiler ve yağmaya ilişkin yazılı dualar sundular. Akıncılık bir yaşam tarzı olarak gelişigüzel değildi. Zamanla oturmuş bir adabı ve pay dağıtımı olan, kurallara dayalı bir ekonomik kuruma dönüştü; akının önderine genellikle dörtte birlik ya da beşte birlik payın yanı sıra, özellikle makbul eşyalardan birini seçme gibi birkaç ilave avanta verilirdi. Akıncılık sadece yaygın değil, sistemliydi de.

Çobanlık-akıncılık ekonomisinde hayvan çalmak diğer tarım yöntemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda malvarlığını büyütmenin bir yolu olarak görülürdü.

Akıncılık kadim bir yıkıcı kültür çatışmasını kalıcılaştırır: Kabile ve kavim şaab, rekabet ve işbirliği, bölünme ve ortakyaşam, kişilikler ve kurumlar, tekseslilik ve çokseslilik, varlığını karşılıklı yağmayla sürdüren bir toplum ve karşılıklı yardımla sürdüren bir toplum arasındaki çatışmalara bürünür bu.

At (kuzey kaynaklı olsa da) dışarıdan gelen değişim rüzgarıyla Arap altkıtasına uçtu ve sahiden Arap yaşamının hayati bir unsuru haline gelmenin yam sıra, kısaca ''Arap" diye anılır oldu. Açık olan husus atların Arap yaşamında hızla muazzam önem kazandı ğıdır; bu ölüm için de geçerliydi, çünkü develer gibi atlar da bazen kurban edilir ve ölü savaşçılarla birlikte gömülürdü.

Araplara mahsus olan deve ve at eşleşmesinin önemi ne kadar vurgulansa azdır: Deve hamle etmeyi sağlayan mızrak sapı, at ise mızrak ucudur. İnsana şevket ("gaye", "kudret", "saik", "diken") kazandıran şey budur. Böyle bir do nanım Araplara başka halklar karşısında askeri bir üstünlük de kazandırdı.

...

Emperyal efendiler himayelerindeki Araplara taçlar dağıttılar; ama bazen taçları zorla geri almaya ve Arapları birbirlerine düşürerek, taçların simgelediği birliği baltalamaya da aynı ölçüde hazırdılar. Sonuçta bu yaklaşım ancak bir Arap kimlik anlayışını güçlendirebilirdi.

Yazı

Bizzat Arap harflerinin şekillerine bakıldığında, belki diğer Arap yazı sistemlerinden etkiler de taşıyarak, yapısal olarak Nebati yazısından çıktığı açıkça görülür.  Yeni harfler Htre'den çevreye yavaş yavaş yayıldı. Arap yazısı olarak tanınabilen bir yazının kullanıldığı grafitilerin arasında beşinci yüzyıl öncesinden kalmış olanları pek azdır ve Mekke'ye "İslam'dan biraz önce", yani 6. yüzyılın sonlarında ulaştığı fikri, Muhammed'in peygamberlik döneminin başlarında yazı yazabilen Mekkelilerin yirmiyi bulmadığı savıyla desteklenir niteliktedir. Bu umut vaat eden bir başlangıç olmasa da, sonraki birkaç kuşakta bir kutsal metni koruma, bir imparatorluk yaratma ve bir kültürü benimsetme gereği Arap yazısının süratle yayılmasını sağladı. Arap alfabesi zamana ve mekâna kazınarak, dünyada Latin alfabesinden sonraki en yaygın yazı sistemi haline geldi.

İslamiyet öncesi

MS 6. yüzyıl Arabistan'ın geri dönülemez şekilde şimdiki haline daha çok benzediği, yani Güney Arabistan damgasından sıyrılıp daha Arap kimliğine büründüğü bir dönemdi.

İran varlığının güçlenen Araplık duygusunu ne ölçüde pekiştirdiğini nesnel olarak ölçmek imkânsız olsa da önce Habeşlerin ve hemen ardından İranlıların güneyi istikrarsız hale getirmesinin, toplumdaki bedv ('arab) unsurlara daha çok güç kazandırdığına hiç kuşku yoktur.

İslam öncesinden günümüze ulaşan edebi ya da başka nitelikteki neredeyse tek Arap insan eseri şiirdir.

İslam öncesi şairlerin dünyası vahşi, siyasal bakımdan dar görüşlü, ama başka açılardan harikulade hareketli görünür; büyük fiziksel mesafeleri kapsarken, ahlaki yelpaze boyunca şehvetten ayyaşlığa ve mürüvvet (mertlik) anlayışının en katı uygulanışına kadar yalpalar. ("Bugün aleme, yarın ise maslahata mahsus" sözleri bunu yansıtır.) Kurumsal din yoktur, ama cömertliği, cesareti, misafirperverliği ve aileye, kabileye ve atalara sadakati emreden bağlayıcı bir ahlak kuralı vardır.




6.yy.ın sonlarına varıldığında, Çeşitli kökenleri ne olursa olsun, birleşik bir etnik kimliğe uygun sayılmak için yeterince ortak değer ve dil, düpedüz yeterli ortak tarih biriktirmiş durumdaydılar.

Tam da 6. yüzyılın kapandığı sırada, kişi ya da kabile düzeyinin ötesinde önem taşıyan gelişmeler vardı. Gerek Bizanslılar gerekse İranlılar tampon Gassani ve Lahmi devletçiklerini kullanmaktan vazgeçerek, sınırlarını kendi halklarından devşirdikleri nizami ordularla korumaya çalıştılar.

İslam'dan önceki yüzyıla dönüp bakıldığında, göçler, akınlar ve kavga günleri sonucunda birikmiş bir baskı var gibiydi; içe doğru bir çöküşe yol açmaması için, bu enerjiye bir çıkış yolunun bulunması şarttı. O çıkış yolu belirecek ve üstelik enerji oradan akıtılacaktı. Araplar söz ve irade birliğini sağlama yolundaydı; Araplar bir süre aynı rüyayı görme konusunda mutabık kalacak ve onu yalın bir gerçeğe dönüştürecekti. Şair Hasan ibn Sabit çok geçmeden yeni bir efendiyi methedecekti. O efendi ise bir melik değil, henüz tanınmamakla birlikte derin kavrayışa sahip Mekkeli adamdı; tasarlamak sızın temelini attığı imparatorluk onun ölümünü izleyen bir kuşak içinde Gassani yönetimindeki kuzeyin mağrur göçmen Yemenlilerini, İran hükmü altındaki güneyin epeyce uzak kuzenlerini, Hire'deki ayakta kalabilmiş Lahmi hasımlarım ve onların arasında kalan hep kavgalı kabilelerin hepsini (şaşırtıcı bir şekilde, kısa bir süre) kucaklayacaktı. 

İslamiyet Dönemi

Daha az bulanık ve daha az mucizevi Mekke geçmişine bakıldığında, bir hariye, yani kervan pazarı olarak, Petra, Palmira ve Kinde'nin adı bu kökten türetilmiş Karyet şehirlerinin bir ardılı olduğu açıktır. Kadim bir kuzey güney ticaret güzergahında, iki Bereketli Hilal arasındaki coğrafi bir orta noktada yer almaktaydı; ayrıca Arabistan'ın daha yerleşik batı kesimi ve daha göçebe doğu kesimi arasında, yani hadar ve bedv arasında kültürel bir orta noktadaydı.

Kesin olarak söylenebilecek tek şey, kutsallık geçmişini ta İsmail'e, Adem'e ve hatta Adem öncesi meleklere götürsek de götürmesek de, Mekke'nin muhtemelen Muhammed'in döneminden en az birkaç yüzyıl öncesinden beri bir kült merkezi olduğudur.

Mekke tarihinde günümüze kadar uzanacak yeni bir dönemin başladığı MS 5. yüzyıla kadar Huzaa kabilesi muhafızlığı sürdürdü. Yeni döneme Mekke'ye Kusay adlı bir Arap adamın gelişiyle girildi. Kökeninin belirsiz olmasına karşın, onun soyundan geldiğini ileri sürenler o zamandan beri ilgi odağındadır. Kusay'ın atasına ait olduğu iddia edilen ada atfen "Kureyş" adı verilen bu kabile Arap tarihindeki, hatta belki bir bütün olarak insanlık tarihindeki en başarılı sülaledir.

Kureyş'in Kâbe muhafızlığı ve Mekke reisliği konumu daha sonra üç Arap devletiyle, Gassaniler, Lahmiler ve Himyerilerle varılan anlaşmalarla teyit edildi.

6. yüzyılın sonuna doğru, (Mekkeliler açısından) yeni Arap yazısı teknolojisi büyük çaplı ticari girişimlerin kaydını tutmada hayati öneme sahip muhasebe becerilerini artırdı. Aynı yüzyılda ticari yayılmada hayati rol oynayacak mudarebe (gittikçe büyüyen kervanların gittikçe uzak yerlerle ticaretine yatırım için sermaye ortaklığı) uygulaması başladı. Bütün bu gelişmeler Mekke'yi bütün Arap altkıtası açısından ticaret mihrakı haline getirdi.

En meşhur Mekke kervanları Kur'an'da belirtildiği gibi "kış ve yaz yolculukları"na çıkanlardı. Kış kervanı güneydeki kadim Aden limanına, yaz kervanı ise kuzeydeki Maşrık'a ve ana limanı Gazze'ye yönelerek, Hint Okyanusu ve Akdeniz alanlarının trafiğini birbirine bağlardı.

 ….

Mekkeli tüccarlar ve Mekke ağzı zenginleşirken, şehrin nüfusu da büyüdü. Sakinlerinin 7. yüzyıl başlarında 15.000-20.000 civarına ulaştığı doğruysa, ona Kur'an'da geçen ümmü'l-hura (pazarların anası) sanını sırf büyüklüğü temelinde kazandırdığı neredeyse kesindir.

Araplar, Tim Machintosh Smith, Yapı Kredi Yayınları, 2019

 🔎İslamiyet Çıkış ve Yayılması


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder