Slavlar

Günümüz Avrupa haritasının biçimlenmesinde rol oynayan önemli halklardan biri de Slavlar. Slavlar başlangıçta Germen halklarının göçüne katılmadılar. Slavlar bir süre yerlerinde kalmayı başardılar, daha sonra Avar akınlarının da etkisiyle Germenlerin boşalttığı bölgelere doğru hareketlendiler. Zaman içinde Slav kültürünün belirleyicisi Hristiyanlık olur. Doğuda Bizansın etkisiyle Ortodoksluk, batıda ise Katoliklik daha sonra ortaya çıkacak ülkelerin dil ve kültür ayrımının da önemli etkenlerindendir.

Bizim coğrafyamızın tarihi  açısından başta Ruslar olmak üzere  Slav halklar ile ilişkiler önemlidir. Osmanlı Devleti’nin batıdaki genişlemesi, Bulgaristan ve Sırbistan yönünde Slav halklar ile karşılaşmayla sonuçlanır.  Daha geç dönemde Rusya en önemli rakip durumuna gelir.

Merak edenler için Slavların başlangıç dönemlerini ve bugünkü yerlerini almalarını özetleyen metin ve haritaları aşağıda paylaşıyorum. B.Berksan.

Slav halkları

IV ve V. yüzyıllardaki büyük istilaların hemen dışında kalmayı başaran Slav halkları, VII. yüzyılda kendi yayılma hareketlerini başlatarak Orta Doğu Avrupa'nın büyük kısmını istila eder. Slav halklarının göç ve yerleşme hareketlerine karşı oluşmaya başlayacak olan direniş hareketleri, Avrupa 'nin XX. yüzyıla kadar olan tarihini şekillendirecektir.

Kökler, Yerleşimler ve Göçler

Slav asıllı Hint-Avrupa halklarının MÖ 1. binyıla uzanan ilk yerleşim yerleri, Karpatlar'ın Kuzeydoğu bölgesi ile Oder ve Dinyeper nehirleri arasındaki geniş havzada bulunmuştur. Başka kültürlerle (Thracia, Sarmatya, Germen, İran) daima yakın ilişkiler kurmuş olan Slav halkları IV. yüzyıla kadar temelde Batı Avrupa tarihinin hemen dışında yer alırlar. Ancak kendilerine özgü yerleşik karakterlerinin IV. yüzyılın ortalarında hem nüfus artışı hem de Güney Rusya'dan Hunların gelişi üzerine değişime uğradığı görülür; Aziz Ambrosius (y. 339-397) Luka İncili Hakkında Yorumlar’da Hunların gelişini Orta ve Doğu Avrupa'daki yerleşik kültürlerin çöküşünün başlıca nedeni olarak etkileyici bir şekilde tarif eder: "Kaç tane savaşın ve felaketin haberi ulaşıyor bize! Hunlar Alanlarla, Alanlar Gotlarla, Gotlar Taifali ve Sarmat kabileleriyle savaşıyor; kendi topraklarından sürgün edilmiş olan Gotlar bizi Illyria'da sürgün ettiler ve bu işin sonunun nereye varacağı hiç belli değil..." 

Önce Hunlar tarafından ezilen, sonra da Avarların ilerleyişi sırasında bazı bölgelerde katledilen Slavların V. yüzyıldan itibaren hissedilmeye başlayan yayılma hareketleri VII. yüzyıl ortalarından itibaren olgunluğa erişir. Bu yayılma, günümüzdeki Yunan topraklarından Doğu Almanya'ya, Balkan Yarımadasından da Polonya, Ukrayna ve Beyaz Rusya'ya kadar, buradan da daha sonraları Orta Rusya'ya kadar uzanan geniş bir bölgenin (genelde şiddet içeren) istilası şeklinde gerçekleşir. Batı Slavları’nın Germen halkları tarafından terk edilmiş geniş bölgeleri kapsayan ve büyük ölçüde barışçıl bir şekilde gerçekleşen istilası, birkaç yüzyıl içerisinde Doğu Almanya'nın tamamını kapsayacak hale gelir ve burada doğmakta olan Frank krallıklarıyla çarpışmalar yaşanır. Bu bölgede bir yüzyıl boyunca gerçekleşen gerileme Germen halklarının lehine olup Germen Avrupa'sı ile Slav Avrupa'sı arasındaki sınırı yeniden doğuya itecektir. Uzun süreli direniş akımlarına neden olacak olan bütün bu hareketler Batı Slavları (Çekler, Polonyalılar, Slovaklar), Doğu Slavları (Ruslar, Ukraynalılar, Beyaz Ruslar, Rutenler) ve Güney Slavları (Slovenler, Hırvatlar, Makedonlar, Bulgarlar) arasında tarih ve dil açısından gelişecek olan farklılıklar üzerinde etkili olur.

Slavlar M.S. 5. yüzyılda güneydeki Balkanlara da inmeye başladı. Bu durum Asyalı bir kavim olan Avarların direnciyle karşılaşmış olabilir. Avarlar, antikçağın son Hun istilasının sona ermesinden sonra Don, Dinyeper ve Dinyester Vadilerinde bir tür set oluşturmuştu. Rusya'nın güneyi ve Ukrayna'da hakimiyet kurup Tuna Nehri'nin kıyılarına kadar inen Slavlara Bizans diplomasisi kur yapmaya başladı. Hunlarla Avarların, İskitlerle Gotların düzenli olarak saldırdığı Slavlar, büyük bir azimle yayılmış bulundukları topraklarda tutundular.

Erken dönemlerine ait sanat eserleri, başkalarının kültürünü ve yöntemlerini özümseme konusunda büyük bir arzu duyduklarını gösterir. Kendilerinden sonra varlıklarını sürdürdükleri ustalarından çok şey öğrendiler. Ayrıca talihleri de yolunda gitti. 7. yüzyılda Rusya'nın güneyinde bulunan Hazarlar ile Tuna'nın güneyinde bulunan Bulgarlar, Slavlarla İslam arasında bir tampon oluşturuyordu. Ayrıca bu güçlü halklar, yavaş ilerleyen Slav göç dalgasının Balkanlara ve Ege'ye yönlendirilmesinde yardımcı oldular. Bu göç dalgası daha sonra Adriyatik kıyılarını izleyerek Hırvatistan, Slovenya, Sırbistan, Moravya ve orta Avrupa'ya ulaştı.

Not: 11.yy.da kurulan ilk Sırp devleti daha sonra klan birliklerine ayrılır. 13.yy.da feodal devletlere geçilir. İlk büyük Sırp Krallığı Stefan Duşan tarafından kurulur. Bilindiği gibi 1389'da Osmanlı hakimiyeti gelir. B.Berksan.

🔎I.Murad dönemi


10. yüzyılda Slavlar sayıca tüm Balkanlarda üstün duruma gelmiş olmalıydılar. Bu süreçte ilk Slav devleti olan Bulgaristan doğdu. Bu bir paradokstu çünkü Bulgarlar etnik olarak Slav değildi. Tarihçiler Bulgarların bir Türk kavmi olduğunu belirtirler. Bu kavmin kökenleri Hunların dönerken geride bıraktıkları kabilelerden kaynaklanıyordu. Bunların bir kısmı evlilikler ve Slavlarla temas yoluyla yavaş yavaş Slavlaştı. Tuna Havzası'ndaki bu Batı Bulgarları 7. yüzyılda ortaya çıktı. Slav halklarıyla birlikte Bizans'a yapılan saldırılara katıldılar; 559'da Konstantinopolis'in dışında ordugâh kurdular. Müttefikleri gibi pagandılar. Bizans, Bulgar kabileleri arasındaki ayrılıkları kullanmak için elinden geleni yaptı. Liderlerinden biri vaftiz edilirken vaftiz babalığını imparator Heraklius yaptı. Bizans, Avarları püskürtmesi için bu lidere yardım etti. Bulgarlar Slav kanı ve etkileriyle giderek değişime uğradı. Kendilerine özgü dilleri kayboldu. 7. yüzyılın sonunda, kabaca günümüz Bulgaristan'ına denk bir alanda hüküm süren bir Bulgar Hanlığı ortaya çıktığı sırada kullandıkları dili ve sahip oldukları kültürü Slav olarak nitelendirebiliriz. Bu dönem Bulgar tarihinin karanlıkta kalan sayfalarını oluşturmasına rağmen, uzun zamandan beri Bizans İmparatorluğu'nun toprakları olarak kabul edilen Balkanlarda yabancı bir varlığın ortaya çıktığı kesindi. Bu durumun Bizans açısından büyük bir pürüz oluşturduğu zamanla ortaya çıktı. Bulgarlarla iki yüzyıl boyunca süren mücadele, imparatorluğun diğer bölgelerde toparlanma girişimlerine sekte vurdu.

Bulgarlar 9. yüzyılın başında bir imparatoru savaş meydanında öldürüp kendi kralları için kafatasından bir kupa yaptılar. Uzun zamandan beri ilk kez bir imparator barbarlara karşı savaşırken öldürülmüştü. Bulgarların Hıristiyanlığı seçmesi (Bizans için pek öyle sayılmasa da) bir dönüm noktası anlamına geliyordu. Bulgar prensi I. Boris, kısa bir süre Roma'yı Konstantinopolis'e karşı kullanma olasılığıyla Bizans'ı oyaladıktan sonra 865'te vaftiz olmayı kabul etti. Kendi halkı içinden bu karara karşı çıkanlar olsa da, Bulgaristan bu tarihten itibaren ismen Hıristiyan oldu. Bizanslı devlet adamları ne tür bir diplomatik kazanç tasarlamış olsalar da (Roma kilisesi de Boris'le ittifak yapmanın yollarını arıyordu), bu olay Bulgar sorununu sona erdirmekten çok uzaktı; dolayısıyla ihtilaflar sürdü. Yine de bu olay Bulgar tarihinde bir dönüm noktası olmanın ötesindeydi. 

Bir diğer büyük sürece, Slav halkların Hıristiyanlaşmasına yol açan bir adımdı. Ayrıca bu sürecin muhtemelen yukardan aşağıya, önce hükümdarların din değiştirmesiyle gerçekleşeceğini gösteriyordu. O zamanlar kimse bilmese de, gelecekteki büyük Slav uygarlığının yaratılışı sahneye konmaya başlanmıştı. Bu oyuna iki büyük isim egemendi. Keşiş Kiril ve Metodius kardeşler Ortodoks mezhebi tarafından azizlik mertebesiyle onurlandırıldılar. Misyonerlik çalışmalarına Bohemya ve Moravya'da başlayıp Bulgaristan'da sürdürdüler. Muhtemelen faaliyet Bizans'ın ideolojik diplomasisinin genel bağlamı içinde oluşturulmuştur. Ortodoks misyonerleri diplomatik elçilerden belirgin biçimde ayırt etmek imkansızdır. Dolayısıyla bu din görevlilerinin faaliyetlerinde de imparatorluk ve Hıristiyanlığa hizmet konusunda bir ayrım yapmak zordur (Kiri! daha önce Hazarya'da misyonerlik yapmıştı). İki kardeş tehlikeli bir komşunun din değiştirmesini sağlamaktan fazlasını başardılar. Bohemya'da Slavların ilk alfabesi olan Glagolitik alfabesini icat ettiler. Kiril'in adı daha sonra kendisinin geliştirdiği Kiril alfabesi sayesinde ölümsüzleşti. Bu alfabe, modern Bulgarcanın atası olan kilise Slavoncası vasıtasıyla hızla Slav halklar arasında yayıldı. Sadece Hıristiyanlığın yayılmasını sağlamakla kalmayıp Slav kültürünün belirginleşmesine de neden oldu. Yine de bu kültür potansiyel olarak diğer etkilere açıktı zira Slavlarla ittifak yapma konusunda Bizans yalnız değildi. Sonunda Slav kültürü üzerinde en derin etkiyi Doğu Ortodoksluğu bıraktı.

Avrupa Tarihi, J.M.Roberts

 

Her ne kadar günümüzdeki Slav halklarının zemin planı Batı Avrupalılarla yaklaşık olarak aynı zamanda başlamış olsa bile, yaşadıkları coğrafya bir karmaşaya yol açıyordu. Slav Avrupa'sı, çok geniş bir alana yayılan ve sınırları tam olarak belirlenmeyen Doğu Avrupa bölgesinin büyük bir kısmını kaplıyordu. Göçebe istilaları ve bölgenin Asya'ya yakınlığı; barbar toplumların Batı'da yerleşik düzene geçmesinden uzun zaman sonra bile, burada her şeyin son derece akışkan kalmasına neden oldu. Avrupa kıtasının dağlarla kaplı orta ve güneydoğu kısımlarında, nehir vadileri, malların bu dağlar arasından dağıtımına imkân veriyordu. Kıtanın kuzeyi hala yoğun ormanlarla kaplı olmakla birlikte, burada yer alan ovalarda uzun zamandan beri doğal yerleşim alanları veya istilayı önleyecek aşılmaz engeller yoktu. Kıtanın devasa düzlüklerinde, yüzyıllar boyunca haklar için mücadeleler verildi.

13. yüzyıl başlarında Doğu'da, bağımsız tarihi geleceği olan bazı Slav kavimler ortaya çıktı. Bu kavimler günümüze kadar büyük ölçüde bulundukları yerde yaşamayı sürdürdüler. Bu tarihlerde ortaya aynı zamanda kendine özgü bir Slav ve Ortodoks Uygarlığı çıkmıştı ancak Slavların hepsi bütünüyle bu uygarlığa bağlı değildi. Polonya ile günümüzde Çek ve Slovak Cumhuriyetlerini oluşturan topraklarda yaşayan halklar, kültürel açıdan Doğu'dan çok Batı'ya yakındı. Slav dünyasındaki devlet yapıları bir batıp bir doğacaktı ancak bunlardan bunlardan iki tanesi, Polonyalılar ve Rusların kurduğu devletlerin azimli ve örgütlü biçimde varlığını sürdürme yetisi olduğu ortaya çıkacaktı. Bu devletler ayakta kalabilmek için çok badireler atlattı zira Slav dünyası bazen -özellikle 13. ve 20. yüzyıllar arasında- Batı' dan olduğu kadar Doğu'dan da baskı altında kaldı.

Slav halkların kendilerine ait güçlü bir kimliğe sahip olmasının nedenlerinden biri Batı'nın düşmanlığıydı. Bu kimliğin oluşmasında din farklılığı da özel bir avantaj sağlamıştı. Ortodoks Hıristiyanlığa sıkı biçimde bağlılık, bazı Slav halkların ulusal kimliğinin temelini oluşturdu. Ortodoksluğun Slavlar arasında kök salması Bizans'ın mirasının -ya da en azından en tesirli kısmının- geleceğe taşınmasını sağladı. Bu tercihin çok geniş sonuçlarını günümüzde yaşamayı sürdürüyoruz. Slav devletleri Hıristiyanlığı seçmeselerdi, Avrupa'nın bir parçası olarak kabul edilmezlerdi. Ortodoksluğu değil Katolikliği tercih etselerdi, tarihlerinde Batı Avrupa'yla paylaştıkları noktaların sayısı daha çok olurdu. Tarihçiler Avrupa'nın doğusuyla batısı arasındaki ayrım ve farklılıkları yaratan unsurları doğru biçimde vurgulamıştır. Ancak her iki tarafın da Hıristiyan olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Eğer Rusya, sonraki tarihlerde Müslüman bir güç olarak ortaya çıksaydı, dünya tarihi hesaplanamayacak kadar farklı seyrederdi.

POLONYA 

Yaklaşık olarak aynı dönemde belirginleşmeye başlayan bir diğer kalıcı ulus Polonya'ydı. Bu ülkenin kökenini oluşturan Slav kabilelerin tarihteki izine ilk kez 10. yüzyılda, batıdaki Almanların baskısına karşı mücadele ettikleri sırada rastlıyoruz. Polonya'nın tarihe geçen ilk hükümdarı I. Mieszko'nun 966'da din olarak Hıristiyanlığı seçmesinin nedeni yine siyaset olabilir. Ancak bu seçim Rusya örneğinde olduğu gibi, Ortodoks kilisesi değildi zira Mieszko Roma 'yı tercih etmişti. Ruslar nasıl Doğu Ortodoksluğuna bağlanmışsa, Polonyalıların kilise otoritesi konusundaki bu kararı da onları tarihleri boyunca Katolik Batı'ya bağladı. Aynı zamanda, Polonya halkının oldukça sıkıntılarla dolu (kahramanlık ve trajedilerin yer aldığı) bir tarihi yazgıya sahip olmasına yol açtı. Soy ve dil bakımından Slav, kültür ve din bakımından Batı Avrupalı olan Polonya halkı, her iki tarafın saldırgan ve korkulu güçleri arasında sıkışmıştı. Din tercihinin ilk etkisi, yeni devletin yapısının yarım yüzyıl boyunca hızlı biçimde sağlamlaşması oldu.

Mieszko'nun azimli halefi bir idari sistemin yaratılmasını başlatıp topraklarını kuzeyde Baltık Denizi'ne, batıdaysa Silezya, Moravya ve Krakov'a kadar genişletti. Alman imparatoru onun hükümranlığını 1000 yılında tanıdı ve 1025'te I. Boleslaw olarak Polonya kralı ilan edildi. Bohemya ve Moravya'da ortaya çıkan diğer Slav Krallıkları Ortodoks misyonerlerin çabalarına rağmen yeniden Latin Hıristiyanlığını seçti. 12. yüzyılın başlarında bir Hıristiyan Slav Avrupa var olmasına rağmen bütün halinde değildi; Roma ile Ortodoks kiliseleri arasında ve coğrafya tarafından bölünmüştü. Bunların arasında Slav olmayan bir halk yani Macarlar Tuna Vadisi'ne yerleşmişti. En büyük kralları olan St. Stephen Ortodoksluğa sırt çevirerek Katolik misyonerleri davet etti. Papa taç giyme töreni için 1001 'de ona bir taç gönderdi. Kuzeyde ve batıda Slavlar hala Alman yerleşimcilerin baskısı altındaydı. Güney ve doğudaysa, Ortodoks Hıristiyanlığı sürdüren en büyük güç olan Bizans 13. yüzyılda bir gerileme içindeydi. 1240'ta Kiev'i ele geçirip yağmalayan Moğollar, ertesi yıl Macaristan'ı tahrip etti. Bu akın Moğolların Avrupa'yı son istilası olsa da o tarihte bu durum bilinmiyordu. Modern Doğu Avrupa'nın kökleri derinlerde yatsa da, bölgenin geleceği üzerinde rol oynaması bakımından 1300'den önceki olaylara fazla değer biçmemeliyiz. Asıl değişiklikler bu tarihten sonra olmaya başlamıştır.

Avrupa Tarihi, J.M.Roberts

Tipik Slav Özellikleri ve Farklılıkları: Yerleşim ve Ekonomik Biçimler Slav halklarının yayılması; Avrupa halklarının tarihi içerisinde çok farklı tipoloji, alışkanlık ve fiziksel özellik ile de karşılaşmasını içerir. Bu unsurlara, VI. yüzyıldan itibaren önce Bizanslı, sonra da Arap ve Yahudi yazarlar, eserlerinde ve seyahat günlüklerinde vurgu yaparlar. Örneğin Slavların saçlarının kızıla çalan rengi, Güney Akdenizli halklara alışkın olan Caesarealı Prokopius'un (y. 500-565'den sonra) dikkatini çeker ve bundan birkaç yüzyıl sonra îranlı tarihçi ve coğrafyacı Bin el-Fakih de (X. yüzyıl) ciltlerinin açık renginden ve saçlarının Kuzeyli halklar gibi sarı olduğundan söz eder. Bu halkların farklı fizyonomilerinin yanı sıra ortaçağ Avrupa’sında çok değer verilen savaş kabiliyetleri ile sıradışı fiziksel güçleri de zihinlerde iz bırakır. 

X. yüzyıla ait mezar alanlarında yürütülmüş arkeolojik kazılarda ortalama boyun Avrupa'nın geri kalanına göre daha uzun olduğu (1,60 ila 1,80 m arası) teyit edilmiştir. Ortak hayal gücü, bu halkların kas gücüne ve fiziksel zindeliğine dayanarak hem ileri gelenlerin hem de kadınların tipolojisi açısından sağlık, doğurganlık ve boy pos arasında doğrudan bir bağlantı kurar. Giyim alışkanlıkları da farklılığıyla yazarların dikkatini çeker: Tarihçi Tacitus (y. 55-117/123) tarafından I. yüzyılda tasvir edilen Germen halklarının geleneklerine bazı açılardan benzer şekilde, farklı farklı Slav halklarının ortak giysileri arasında kenevir veya yünden pantolonlar ve gömlekler, kürkler, deri veya huş ağacı ve ıhlamur ağacı kabuğundan şapkalar ve çizmeler vardır ve ilk dönemlere dayalı bu gelenekler sonradan güneyli halklarla karşılaşmaları sonucunda zenginleşir ve farklılaşır. Slav topraklarının çeşitli bölgelerinde (Ukrayna, Güney Rusya, Polonya, Çek bölgesi ve Slovakya, Bulgaristan, eski Yugoslavya) yürütülmüş olan arkeolojik araştırmalar sonucunda, bu halkların uzun bir süre boyunca sahip oldukları yaşam koşullarıyla ilgili oldukça kesin bir tablo karşımıza çıkar. 

Ukrayna ve Polonya bölgelerinde yaşayan grupların ortak adıyla bilinen ve Slav ırkının ataları olan Sklavenler, genelde "koruma hendekleri" adı verilen toprağa kazılmış küçük ve mütevazı birimlerden oluşan yerleşim yerlerinde dağınık şekilde yaşarlar. Kayda değer antropik katmanların yokluğu, yarı yerleşik yaşam koşullarına ve hem hayvan yetiştiriciliğine hem de tarım yapılan arazilerin çoraklaşmasına bağlı olarak gerçekleşen hareketliliğe işaret eder; yerleşim alanlarında ve ölülerin genelde yakıldığı nekropollerde yapılan kazılarda az sayıda çanak çömlek izine rastlanmıştır. Antalarm Slav ağırlıklı dallarıyla ilgili verilerin analizi de aynı tabloyu ortaya çıkarır; V. Yüzyılda Ukrayna'nın güneydoğusunda yaşadığı bilinen bu halklardan VII. yüzyıldan itibaren söz edilmemesi dağılmış olduklarını gösterir. Ölülerin yakılmış olması ve ilkel tarım aletleri aynı kültürel düzeye işaret eder. İlk yerleşim dönemlerinden itibaren hayvan yetiştiriciliği, balıkçılık ve av ile geniş çapta tahıl (darı, buğday, çavdar, arpa) ve sebze (özellikle turp) tarımına dayalı ekonomi Slav halklarının ortak noktasını oluşturur. Slav halklarının toplumsal yapısı ise ortak bir kabile düzenine, yani güçlü soy veya kan bağlarıyla birbirine bağlı ataerkil bir aile düzenine işaret eder. Germen dünyasında da genelde olduğu üzere halk, bir kralın yönetimi altında birleşen çeşitli kabilelerden oluşur. Hür olan halkın yanı sıra Slav dünyası kölelikle de tanışır, öyle ki ortaçağda birçok kölenin Slav dünyasından devşirildiği bilinir.

 Paganizm ve Hıristiyanlık

Hıristiyanlığın yayılmasından önceki dönemde Slav dinleri hakkında çok az bilgi vardır, çünkü yazının (Kiril alfabesiyle) kullanımı da ancak Slav halklarının kademeli olarak Hıristiyanlığı kabul etmesinden sonra yaygınlaşır. Buna rağmen bazı Hıristiyan kaynakları sayesinde Slav inanışları hakkında birtakım bilgilere ulaşabiliriz. Her ne kadar Prokopius Slav dünyasına, üstün bir ilaha ibadet etmeye bağlı tek tanrılı bir din atfederse de muhtemelen hiçbir zaman sistematik bir düzene oturmayan Slav panteonunun, çoğu yerli olmak üzere farklı tanrıların bir arada yer aldığı animist ve çok tanrılı bir din olarak tarif edilmesi daha doğru olur. Özellikle Kievli Slavlar arasında Perun adlı gök gürültüsü ve yıldırım tanrısı daha baskın bir role sahipken diğer halklar arasında da güneş, gökyüzü ve ateş tanrısı Rod veya genelde ahiret tanrısı olarak bilinen Veles gibi ilahlar daha öncelikliydiler. Bunların yanı sıra kanatlı köpek veya köpek başlı kuş şeklindeki bereket tanrısı Simargl, araştırmacılar tarafından Slavların magna mater, yani Büyük Ana adı verilen yağmur tanrıçası Mokos gibi başka bazı önemli figürler de sayılabilir.

Slav dünyasının IX. yüzyıla kadar büyük ölçüde pagan olmaya devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde rakip iki misyonerlik merkezinin, yani Roma ile Konstantinopolis'in çalışmaları daha yoğun hale gelir. Bugün bile Rus, Sırp ve Bulgarların ait olduğu Ortodoks dünyası ile Hırvat, Sloven, Çek, Slovak ve Polonyalıların oluşturduğu, Roma Hıristiyanlığına bağlı dünya arasında var olan çatlak bu dönemdeki değişimlerden kaynaklanır. Her ne kadar VII. yüzyıldaki yayılma hareketinden sonra Slav dünyasında Frank, İrlanda ve Roma misyonerleri rol oynarsa da, Konstantinopolis Kilisesi’nin bu konuda üstünlük elde ettiği ve daha büyük yayılma gücüne sahip olduğu anlaşılmaktadır; Doğu dünyası, Ortodoks dininin yayılmasını özellikle Kirillos ile Methodios kardeşlerin (y. 820-885) ve müritlerinin çabalarına borçludur. Ancak Doğulu Hıristiyan ibadet şekillerinin kabulü, siyasi yöntem ve nedenlerle bağlantılı olarak da düşünülmelidir; örneğin Francis Dvornik'in (1893-1975) Slavların Orta Avrupa'daki "ilk büyük siyasi organizma"sı olarak tarif ettiği (Avrupa Tarihinde ve Uygarlığında Slavlar, 1968) Büyük Moravya'da Konstantinopolis'in ibadet seçiminin, Moravya krallarının Katolik Frankların Moravya ve Tuna havzalarında giderek yayılmalarına direnme çabasına bağlı olduğu bilinir. Aynı şekilde I. Vladimir'in (y. 956-1015) Kiev Prensliği olarak Ortodoksluğu kabul etme kararında da hem Sofya'da bir kilisede Bizans dini törenleriyle tanışmış olmaktan kay[1]naklanan hayranlık duygusu, hem de Bizans imparatoru II. Basileios'un (957-1025) kız kardeşi Anna Porphyrogeımeta'yla (963-1008/1011) evliliği rol oynar. I. Mieszko'nun (y. 930-992, 960) 966'da vaftiz olma kararında ise, IX. yüzyıldan itibaren papaların özellikle Dalmaçya bölgesinde uyguladığı ve Hırvatlarla Slovenlerin Hıristiyanlığı kabul etmesiyle sonuçlanan baskı[1]nın yanı sıra Polonya dünyasının Roma törenlerine olan yakınlığı da göz önüne alınmalıdır. Germen kolonların giderek yayıldığı Doğu Almanya toprakları da I. Heinrich (y. 876-936) ile I. Otto (912-973) yönetimi altında Roma Hıristiyanlığı dünyasına dahil olurlar.

Ortaçağ, Ed: Umberto Eco, Alessandro Cavagna


🔎Rusya

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder