I.Murad


Genel olarak, Osmanlılar artık Balkanlar'daki komşularının daha fazla ilgisini çektiğinden I
. Murad'ın (1362-1389) saltanatına ilişkin kaynaklarda gelişme görülür, ama Osmanlı malzemeleri açısından bakıldığında kronik yazarları hamilerine ve zafer dolu bir perspektife uygun düştüğünde olayları çarpıtmaya devam eder. Ve elbette, Avrupa materyalleri Balkanlar'a odaklandığından Anadolu meselelerine dair bilgilerimiz zafiyete uğrar ve dolayısıyla onları daha kısa ele alırız. Yine, Türk arşivlerinde bu dönemle ilgili mevcut malzemeleri değerlendirmenin başlangıcındayız. Sözgelimi tahta geçme sırası gibi dikenli bir konuyu bilahare tartışmamızı gerektirecek sebepler olacak. Bu konu özellikle 1402'deki Ankara Muharebesi'nin sonuçlarının en temel gerçeklerini ortaya sererken Müslüman toplulukların tüm tarihçilerini ilgilendiriyor. Bununla birlikte, Osmanlı memalikinde önceleri bile iktidarın hükümdardan hükümdara geçişi kroniklerin önerdiği denli rahat değildi ve bu, Orhan'ın çocukları arasındaki ilişkilere dair kesin bilgimiz olmasa da tahtın I. Murad'a intikali için de geçerlidir.

Murad, Osmanlı yönetimi üstündeki denetimini pekiştirdiğinde Orta ve Doğu Anadolu'daki Moğol hakimiyeti sonuna yaklaşmaktaydı. Ankara 1354'ten sonraki bir tarihte Eretna Beyliği'nin hakimiyetine geçmiş olabilir, ama Murad öldüğü sırada Osmanlı'nın elindeydi. Belki Karaman dışında beyliklerin hiçbiri Osmanlı baskısına dayanacak askeri kaynaklara sahip değildi. Osmanlıların güneydoğuya doğru genişlemesi bu güç dengesini yansıtır. Güneybatı kıyısının daha kalabalık nüfuslu, tarımı daha fazla çeşitlenmiş ve ticaret yapan beylikleri bir nesil daha bağımsız kaldı. Gelgelelim, ucu Ankara'ya bakan ve batıda Simav'a, güneyde ise Antalya ile Manavgat arasındaki kıyı şeridine kadar genişleyen kenarlara sahip bir ok başı şeklindeki yüksek araziler bu dönemde Osmanlı'ya ait oldu. Bu bölge bir dizi küçük kasaba, Sivrihisar yakınında otlaklar, Akşehir ile Beyşehir arasında plato gölleri ve platonun güneyinden kıyıya inen eski kervan güzergahını içeriyordu. Çekişen beylikler Germiyan, Hamid, Karaman'ın küçük bir kısmı ve Teke'ydi. 

Germiyan Beyliği'nin başkenti Kütahya ile birlikte kuzey kesiminin bir evlilik ittifakıyla, Hamid Beyliği'nin ise satın alma yoluyla ele geçtiği söyleniyordu. Okurlar bu anlatıları belki sağlıklı bir şüphe payıyla kabul edebilir. Sözü edilen olaylar 1370'lerin ikinci yarısında vuku bulmuş olabilir. 1380'lerin ortasına gelindiğinde Karaman beyi Osmanlı'nın kısa süre önce aldığı topraklara bir akın düzenledi; bunun üzerine Murad, Balkanlar'dan geri gelerek Beyşehir'i ele geçirdi, hemen ardından da Antalya dahil Teke Beyliğini de ilhak etti. Bu son Anadolu seferleri güç dengesinin değiştiğini açığa vuran bir veçhe taşır. 


14. yüzyılın ilk yarısında Bizans ve Balkan hükümdarları Anadolu beyliklerinden gelen paralı askerlerden yararlandı. 1380'lerin sonuna gelindiğinde, Anadolu'daki seferlerine insan gücü sağlamaları için Balkanlar'da kendilerine tabi Hıristiyanlara başvuruda bulunacak olanlar Osmanlılardı. Söz konusu asker deposu Osmanlı iktidarının tam gücüne hiçbir Anadolu kuvvetinin karşı duramayacağının başka bir kanıtıydı. Bu, bir yandan da Osmanlıların genişlemekte olan devletlerinin hem doğu hem batı kara sınırlarında aynı anda savaş yürütmeye güçlerinin yetmeyebileceğini belli ediyordu. Murad ömrünün sonuna geldiğinde Balkanlar'da genişlik ve ekonomik kapasite bakımından muhtemelen Anadolu'da denetlediğinden daha küçük olmayan bir alan üstünde hakimiyet sahibiydi. Avrupa'daki bu fetihlerin hepsinin sultan (Murad'ın sikkelerinde hükümdara sultan olarak atıfta bulunulmaya başlanıyor) tarafından yönetilmediğinin farkında olmamız önemlidir. Bazısı kariyerine çapulculukla başlamış olabilecek bir dizi uç beyi Türk iktidarını yaygınlaştırdı. Bunlar, Bizans 1366'dan sonra kısa süreliğine Gelibolu'nun denetimini ele geçirdiğinde belirli ölçüde bağımsız kaldılar; büyük ihtimalle 1369'da
Edirne'nin zaptından da sorumluydular. Devşirme diye bildiğimiz uygulamayı başlatan da bunlardan biri olabilir. Bu uç beyleri akınların düzenlenmesinde ve [düşman topraklarında] ilerlemek için gözetim noktaları oluşturulmasında önemli bir rol oynadı. İçlerinden bazıları bunlara ilaveten bir dizi imar programından da sorumludur.

Sonunda, bağımsızlık projeleri güttüğü görünen Hacı İlbeği idam edildi; diğerleri Osmanlı hizmetine girdi ve fütuhat boyunca ilerlerken büyük malikaneler yarattı Evrenos, Edirne'den Komotini'ye [Gümülcine], oradan Serres'e [Serez] ve nihayet Vardar [Irmağı] üstündeki Yenice'ye kadar gitti. Savoylu Amadeo'nun Haçlı seferiyle Gelibolu'nun tekrar Bizanslıların eline geçmiş olduğu dönem de dahil, Murad'ın saltanatının ilk yıllarında Türk kuvvetleri batı ve kuzeye ilerledi, Maritsa (Meriç) boyundaki Filibe'ye (Philippopolis, modern adı Plovdiv) ulaştı. 1371 yılında Çirmen yakınında yapılan Meriç Muharebesi'nde Türkler, iktidarlarını Edirne'nin batı ve kuzeyine yayılacak şekilde pekiştirmeyi becerdi. 


Murad 1370'li yılların başlarında Rodop Dağları'nı aşarak Struma'ya kadar ilerledi. Nihayet, 1380'lerin sonuna gelindiğinde Osmanlı gücünün bir ucu batıda
Manastır ile Ohri'ye, bir diğeri Niş'e varmış ve bu iki alan arasında ilerleyen 1389 seferi de Kosova'ya ulaşmıştı. 



Bu fetihler Osmanlı'nın Anadolu'da güney ve doğuya dönük adımlarından daha hızlı gelişti. ilerlemenin hızı birçok Balkan kurumunun neden ayakta kaldığını açıklayabilir.  Osmanlı'nın bu ilerlemesinin kısmen Balkan çekişmeleri içinde şu ya da bu tarafın Türkleri desteklemeye istekli olmasından kaynaklandığını düşünmekte yarar var.  Murad'ın hükümdarlığı sırasında Osmanlıların Balkanlar'daki ilerlemesinin kronoloji ve düzeni hakkında hala bir miktar kafa karışıklığı söz konusu. Sırp hükümdarları arasındaki bir ittifak Edirne'nin düşmesinden sonra 1371'de Meriç yakınındaki muharebeye yol açtı. Türklerin galip gelmesiyle şehir kuzey ve batıya doğru ilerlemek için bir üs haline geldi. Murad, Bizans meselelerine başarılı bir müdahale sayesinde 1376'dan geç olmayan bir tarihte Gelibolu'nun denetimini yeniden tümüyle ele geçirdi. 1380'e gelindiğinde Balkan Dağları'nın güneyindeki Bulgar topraklarını doğrudan denetliyordu; Tuna'ya kadar uzanan kuzey kısım ise bir evlilik ittifakı sayesinde Osmanlılara şükran borçluydu. 

1388'deki bir sefer Bulgaristan'ın Osmanlı'ya boyun eğdiğini netleştirdi. Okur, Osmanlıların Gelibolu yoluyla tekrar Avrupa'ya geçişinin kesin tarihine dair bir belirsizliğin söz konusu olduğunun farkına varacaktır. Dolayısıyla, erken dönemdeki bir ilerlemenin "Türk"ün aksine "Osmanlı" karakterli olduğunu veya başıboş bir uç beyinin inisiyatifiyle gerçekleştiğini iddia etmek zordur. O sırada Murad'ın, vakayiname kayıtlarında da adı geçen Lala Şahin'i Rumeli beylerbeyliğine, Çandarlı Halil'i de vezirliğe atamış olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte, Evrenos Bey 1360'ların sonunda Trakya'da ilerledi. Thessalonike'ye ( Selanik) karşı daha 1372'lerde başlayan Türk tehditleri yeni bir Avrupa diplomasisine yol açtı. 

Söz konusu ilerleme neredeyse on yıl süren bir iç savaşın patlak verdiği Bizans'ta saray çekişmelerini artırmış olabilir. İç savaş son bulduğunda Bizans, Osmanlılara hizmet etmek zorunda kaldığını gördü. Bizans artık bir başka beylikten ibaretti. Bizans hanedan ailesi içindeki geçimsizlik ve Balkan prenslerinin rekabeti, batı ve güneyde 1380'lerin başlarına kadar devam eden akınlarda avantaj sağladı. Bazen bir dizi akın ile bir fetih seferini, keza Edirne' de sultan sarayında planlanıp yönetilen askeri atılımlar ile savaş alanındaki adamların fırsatçı serüvenlerini birbirinden ayırt etmek zordur. 1386'ya gelindiğinde Arnavutluk elverişli bir hedefe dönüşmüş, Makedonya'nın kimi bölümleri Osmanlı hükümranlığına girmiş ve Osmanlı ülkesine daha yakın olan Sofya bu topraklara katılmıştı. Yıllarca süren bir savunmaya rağmen 1387'de bir Osmanlı kuşatmasıyla Thessalonike kenti düştü. 

1388'e gelindiğinde ise Cenova ile Venedik'in ticaret merkezleri genişleyen Osmanlı topraklarında haklar elde etmişti. Uç beyi Evrenos, batıya doğru yaptığı akınların ardından bir Bizans yöneticisi adına güneye yöneldi ve birliklerini Latin topraklarına karşı mevzilendirdi. Bu sırada Türk akınlarıyla ve batı ile kuzeybatıda yer alan kentlerin Osmanlılarca işgaliyle, Sırp hükümdarlarının doğusu ile güneyinde kalan toprakların yanlardan kuşatılması tamamlanmak üzereydi. Prens Lazar'ın kuvvetleri 1387'de bir Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Bunun nasıl ve niçin olduğu açık değil; Anadolu'da Karamanoğullarına karşı yürütülen bir seferden bir yıl sonra Osmanlı kuvvetlerinin formunda olmaması mümkündür. Ama aynısı, Türk kuvvetlerinin Bosna kralına karşı savaştığı 1388'de de vuku buluyordu. Bütün bunlar Murad ve Lazareviç'in kuvvetlerinin Kosova'da karşılaşacağı 1389 seferinin peşreviydi. Her iki hükümdar uzun ve kanlı bir muharebeden sonra hayatını kaybetti; bu olayın gerçek ve hayali anısı yüzyıllar boyunca Balkan hissiyatını etkiledi. Burada akılda tutulması gereken kilit nokta şu: Sırp ve Arnavut kuvvetlerinin fedakarlıkları Türk dalgasına bir an için set çekmiş olabilirdi, ama Osmanlıların kaynakları, örgütlenmeleri, "resmi" ve gayri resmi" kuvvetleri aynı anda birden çok savaş alanına sürme becerileri güç dengesini sımsıkı ellerinde tutmalarını sağladı. 

Murad'ın dönemine bu genel bakışta, askeri olaylar her zamanki gibi baş köşede yer aldı; bu durum büyük ölçüde edebi kaynakların böyle eylemleri vurgulamasından kaynaklanıyor. Ve elbette önemli askeri gelişmeler oldu: Yeniçeri ocağı, Balkan seferlerinde defalarca kullanılan kuşatma savaşı tekniklerinin benimsenip yaygınlaşması ve göçerlerden daha güvenilir olan sipahilerden meydana gelen bir orduyu finanse etmek için bir irat tahsis sistemi olan tımarın kurulması. (İrat tahsislerinin varlığı irat kaynakları için sicil kayıtlarının düzenlendiğini ima eder.) Dolayısıyla, Murad'ın saltanatı sırasında Selçuklu geleneğine, Moğol uygulamasına, Bizans etkisine ya da göçebe alışkanlığına daha az yaslanan bir idari üslubun gelişmeye başladığına pek şüphe yoktur. 

Hıristiyan hânedanlardan kız almak, Anadolu beylerine kız vermek, izdivaç ve feodal bağımlılık, I. Murad’ın başvurduğu başlıca diplomatik araçlardandı. Onun döneminde Trakya ve Doğu Balkanlarda yerleşme sonucu Rumili timarlı sipahi askeri artmış ve kendisine Anadolu’daki rakipleri karşısında üstünlük sağlamıştı. Uçlara sürülen Yörük grupları başlıca akıncı kuvvetlerini oluşturuyordu. Çandarlı Hayreddin, savaş esirlerinden yeniçeri ordusunu kurdu (1363-1365 [?]). 1389 Kosova seferinde kapıkullarından söz edilir. Orhan Bey'in Türkler’den oluşturduğu Yaya kuvvetleri hâlâ ordunun önemli bir kısmını teşkil etmekteydi.

XIV. yüzyılda Dubrovnik'te top sanayii, Sırplar'a ve Osmanlılar'a top sağlamaktaydı. Kosova'da her iki tarafın top kullandığına şüphe yoktur. Orhan Bey zamanında kurulmuş olan donanma, I. Murad döneminde önemli bir güç haline gelmiş, liman kuşatmalarında (Biga ve Sozopol) rol oynamıştır. Gelibolu ve Aydıncık (Edincik) başlıca donanma üsleriydi. Gelibolu düşünce Aydıncık deniz üssü oldu. i. Murad devrinde klasik Osmanlı ordusu esas kollarıyla oluşmuş bulunuyordu

Halil İnalcık, Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları

Sanatsal himaye bakımından Anadolu, en azından Murad'ın Bursa'da tesis ettiği camiler gibi (sözgelimi Hüdavendigar Camii, 1385) varlığını sürdüren büyükçe yapılar açısından hala merkez konumundadır. Dini gelişmelere bakarsak, Murad'ın saltanatının sonuna gelindiğinde, ilk kez Orhan'ın zamanında peyda olan medreseler neredeyse iki nesil boyunca mezun vermiş ve görünüşe göre göçmen din ilimlerinin sayısı azalmıştı. Osmanlı 1389'da iki kıtada sözü geçen bir güçtü; hiçbir yakın komşusu eşit kuvvetler ya da kaynaklarla ona karşı duramazdı. Murad bir beyliğin önderliğini üstlenmiş, arkasında bir imparatorluk bırakmıştı.


Erken Osmanlı Mimarisi: Camiler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder