Lübnan

Günümüzdeki Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün devletlerini kapsayan Büyük Suriye, Avrupa dışında Osmanlı Hıristiyan tebaasının en çok bulunduğu yerdi. Mehmed Ali'nin oğlu İbrâhim’in valiliği (1831-1840) bölgenin tamamında, en çok da en kuzey kısımları hariç bütün Lübnan sıradağları için kullanılan Lübnan Dağı'nda Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ilişkileri etkiledi. Lübnan Dağı idari kontrolden uzakta olması nedeniyle uzun zamandır muhalif dini gruplar açısından bir sığınma yeri olmuştu. 19. yüzyıl başlarında bölgede siyasal güç, Maruni Hıristiyanlar ile Dürziler arasında paylaşılmaktaydı. Dürziler 11. yüzyıldan bu yana Şiiliğin muhalif bir grubuydu.



Maruniler

Marunilerden sayıca daha az olmakla birlikte, mezhep kimliklerinin ateşli savunucularıydılar ve reisleri sosyal düzenin eşit üyeleri olarak kabul edilirdi. İki toplum yüzyıllar boyunca aralarında güç bela sürdürülen bir gayri resmi hoşgörü düzeni yaratmışlardı. İbrahim'in müdahaleci yönetim fikri işte bu düzeni bozacaktı. İbrahim, devletin Büyük Suriye'deki bütün dini toplumlara eşit olarak davranmasında ısrar etti, Yahudilerin ve Hıristiyanların ibadet yerlerinde ödemek zorunda oldukları özel vergileri kaldırdı. Ancak en yıkıcı politikası, yerel halkı silahsızlandırmayla birlikte askere alma yasasını çıkarması oldu. Bazı Dürzi toplulukları 1837'de silahlarını teslim etmeyi reddedince İbrahim binlerce Hristiyan'ı silahlandırıp Dürzilere karşı yolladı. Hıristiyan güçler bu fırsattan, kontrolleri altındaki bölgeyi genişletmek amacıyla yararlandılar. İbrahim 1839'da fikir değiştirip Hıristiyanlara silahlarını geri vermelerini emretti. Hıristiyanlar bunu reddettiler ve bütün dini toplulukların İbrahim'e karşı ayaklanmalarına katıldılar; sonunda Mısırlılar ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar.

Büyük Suriye Osmanlı yönetimine döndüğünde mezhep ilişkilerinde büyük değişiklikler olmuştu artık. Maruniler, Lübnan Dağı'nda artan bir güce ve Suriye toplumunda yeni bir özgürlüğe sahip olmuşlardı ve bu imkanlarından vazgeçmeye niyetleri yoktu. 1839 ve 1856 Osmanlı fermanlarındaki eşitlik vaatlerinden cesaret alan Maruniler ve diğer Hıristiyanlar ticari faaliyetlerini genişlettiler, Avrupa temsilcileriyle karlı ilişkilere girdiler, yeni eğitim kurumlan kurdular ve genelde Dürzi ile Sünnilerin Müslüman bir devletin azınlık tebaasına izin verilen sınırların aşılması gözüyle baktıkları davranışlarda bulundular. Mevcut toplumsal ve siyasal düzendeki bu değişikliğe Müslümanlar öfkeyle tepki gösterince vahşi bir iç savaş patlak verdi. İç savaş Dürzilerin Lübnan Dağı'nda Hıristiyan köylere saldırılarıyla başladı ve çok geçmeden Şam mahallelerine yayıldı; burada binlerce Hıristiyan katledildi, Avrupa konsoloslukları yakıldı.

Lübnan Mutasarrıflığı

Düzeni sağlamak ve krizde Avrupa'nın doğrudan müdahalesini önlemek için bir Osmanlı askeri birliği Şam'a gönderildi ve kıyımın sorumlusu Müslümanların cezalandırılacağından emin olmak üzere de Fuad Paşa bizzat kendisi şehre gitti. Bu eylemler Avrupa devletlerini tatmin etmedi ve 1861'de Hıristiyan nüfusun güvenliğini sağlayacak bir formül bulmak amacıyla Avrupa temsilcileri İstanbul'da bir toplantı düzenlediler. Önerilen çözüm, Lübnan Dağı için özerk bir idari statü yaratılmasıydı. Bu amaçla kurulacak mutasarrıflığı, Lübnanlı olmayan Osmanlı tabiiyetinde bir Hıristiyan yönetecek ve Avrupa devletlerinin garantisiyle korunacaktı . Vali, bölgenin dini cemaatlerinin temsil edildiği bir danışma meclisiyle çalışacaktı. Mutasarrıflık garip bir siyasal birimse de, 1914'te kaldırılana kadar halka huzur ve refah içinde yaşama imkanı sağladı. Yine de, mezhep temelinde örgütlenmiş olduğundan, topluluklar arasındaki ayrımları yumuşatamadığı gibi, bu ayrımların varlığını gün be gün hatırlatan bir işlev de gördü.

….

Lübnan Devleti’nin 1920’de kurulması ve Suriye’nin ge ri kalanından ayrılması, Fransa’nın Ortadoğu’da nüfusunun çoğunluğu Hıristiyanlardan oluşan bir devlet kurma arzusundan kaynaklanır. Ancak Fransa’nın bu yeni devletin top raklan üzerinde daha geniş bir etki alanı elde etmek amacıyla Beyrut ile -Hıristiyan ve Dürzi nüfuslu- Lübnan Dağı’na, Trablusşam’a, Akkar ve Bekaa Vadisi gibi bölgeleri de ekle mek istemesi, içinden çıkılmaz bir siyasi durum yaratmakla kalmadı; aynı zamanda Hıristiyanların gerçekten çoğunlukta olup olmadıklarının da sorgulanmasına neden oldu.

IŞİD Tuzağı,  Pierre-Jean Luizard, İletişim Yayınları, 2016

Miras ve Sonuç

Fransız mandası, Lübnan'a bugünkü sınırlarını ve mezhepsel paylaşımcı (sektaryan) siyasi sistemini miras bırakmıştır. Bu sistem, uzun bir süre istikrar sağlasa da, nüfus yapısındaki değişiklikler ve Müslümanların artan siyasi talepleri nedeniyle ilerleyen yıllarda iç savaşın (1975-1990) temel nedenlerinden biri haline gelmiştir.

Beyrut 2. Dünya Savaşı'nın sonundan 1960'ların sonuna kadar doğu Akdeniz'in incisi, Batı ile Ortadoğu arasında ekonomik ve kültürel köprü işlevini gören parıltılı bir metropoldü. Beyrut'un refahı bir dereceye kadar 1950'lerde çevresini saran Arap devletlerindeki karışıklıklardan kaynaklanmıştı. Kahire, Şam ve Bağdat'taki millileştirme yasalarıyla karşı karşıya kalan Arap girişimciler ve sermayeleri, liberal ekonomik sistemi olan Lübnan'a göç etmişlerdi. Lübnan hükümeti banka sırları yasası gibi yasalarla ülkeye yabancı sermaye girişini teşvik etmek adına elinden geleni yapmıştı. Böylece Beyrut önemli bir uluslararası bankacılık merkezi oldu ve Lübnan'a 'Ortadoğu'nun İsviçresi' ününü kazandırdı. Hükümet ticaret kısıtlamalarını da kaldırarak, ithalat ve reeksport ticaretine izin verince Lübnanlılar  büyük refaha kavuştular.

Beyrut canlı bir mali ve ticari merkez olmasının yanı sıra, devlet sansürünün normal olduğu dünyanın bu köşesinde bir özgür ifade merkezi ve siyasal sürgünler için sığınaktı. En farklı siyasal görüşlerin dile getirildiği özgür bir basın, gelişen bir yayıncılık sanayi, Arap dünyasının her yanından öğrenci çeken bir üniversite, Beyrut'un entelektüel alışveriş ve siyasal tartışma merkezi olarak rolünü arttırmaktaydı.

...

Beyrut maddi refah ve zevkli gece hayatından çok daha önemli bir şeydi: Kent dini çoğulculuğun işleyebileceğini gösteriyordu. Yahudiler Mısır'dan kaçmışlardı, Irak Kürtleri kendi devletleri tarafından bombalanmışlardı, ama Beyrut çok dinli ve etnik bir kent mozaiği olarak capcanlıydı. Kentin 1975-1976'da topluluklar arası şiddete yuvarlanması bütün Ortadoğu'ya ürkütücü bir soruydu: Eğer dinlerarası işbirliği Beyrut'un nispeten hoşgörülü atmosferinde de başarısız olmuşsa, bölgenin geri kalanında ne şansı olabilirdi? Beyrut'un görkemli günlerinde bile derin dini farklılıklar hiçbir zaman Lübnan hayatının yüzeyinden fazla aşağı inmemişti.  

Lübnan topluluk sadakatlerinin kurumlaştığı benzersiz bir siyasal sistem geliştirmişti. 1926 anayasası, 1932 nüfus sayımı ve 1943 Milli Paktı, dini politikanın temelini oluşturmuş ve Lübnan'ı başka bir Arap devletiyle federasyona gitmeyecek bir Arap ülkesi olarak belirlemişti. Pan-Arabizm çağında bu durum ciddi bir sınavdan geçti. Lübnan sistemi aslında bir dini rekabetler dengesiydi. Farklılıklar çözümlenmemiş, herhangi bir dinin hakimiyet sağlamasını önleyen bir sistem içinde nötralize edilmişti. Monolitik bir devletin yokluğunda farklılıklar gelişmişti ve bu, Lübnan'a barışçı bir dinsel bir arada yaşama yurdu izlenimi vermişti.

Ancak mezhepçi topluluk sadakatlerinde ısrar edilmesi, Lübnan'ın siyasal gelişmesini çürütmüş, aile ve din bağlarının milli bağların üstüne çıkmasına neden olmuştur. Siyaset, güçlerini ekonomik konumlarına ve uzun süreden beri devam eden liderliklerine borçlu olan köklü ailelerin elindeydi. Ülkenin her seçim bölgesinde bölgenin ileri gelen ailesinden siyasal bir patron (zaim) seçimleri ayarlar, siyasal makamları ve parasal ödülleri dağıtırdı. Zaim'in kendisi parlamentoya aday olabileceği gibi, daha sonra kendisine borçlu kalacak olan bir başkasının seçilmesini de sağlayabilirdi. Oy, genellikle rüşvetle ya da gerektiği zamanlar, zaimin silahlı adamlarının marifetiyle sağlanırdı. Zaim sistemiyle parlamentoya seçilen kişiler, birinci sorumluluklarının kendi yerel müşterilerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu bilirlerdi; acil bir milli meseleleri yoktu ve parlamentoyu kendi bölgesel-mezhebi çıkarları doğrultusunda kullanmaktaydılar.

Gerçekte zaim, Avrupa giysileri içindeki feodal bir ağaydı. Bu kıyafet dış gözlemcileri genellikle yanıltır ve Lübnan demokrasisi hakkında parlak raporlar yazmaya yöneltirdi. Zaim sistemi ideolojik siyasal partilerin ortaya çıkmasını sağlamadı ama, bir tek kişiye sadık mezhep-temelli blokların oluşmasını teşvik etti. Maruni görüşünü en güçlü biçimde temsil eden ve milli bir Maruni siyasal örgütüne en çok yaklaşan blok, Kataib ya da Falanj'dı. 1936'da Pierre Cemayel tarafından bir Maruni gençlik örgütü olarak kurulan Falanj , zamanın Avrupalı faşist partilerinden etkilenmişti.

Sonradan, gençlik izci örgütü Cemayel tarafından yönetilen ve Lübnan'ın Marunilerin özel yurtları olduğu fikrini savunmaya hazır  silahlı bir milise dönüştü. Falanj'ın sloganlarından "Her şeyden önce Lübnan" , Maruni hakimiyetinde olan ülkenin herhangi bir Arap federasyonundan bağımsız olduğu görüşünün bir ifadesiydi.

Tamamen farklı bir grup da, 1949'da Dürzi lider Kemal Canpolat'ın kurmuş olduğu, küçük ama etkin İlerici Sosyalist Parti'ydi. Parti Dürzi çıkarlarını koruyorsa da, Canpolat'ın radikal reformcu fikirlerini de taşıyor, böylece mezhep sınırlarını aşarak siyasal patronların ve Beyrut seçkinlerinin yaşadıkları iyi hayatı kaçırdıklarını bilen geniş bir Lübnanlı kesimine hitap ediyordu. Canpolat, Lübnan siyasal hayatında önemli bir kişi oldu; geleneksel bir zaim olmanın yanı sıra, Maruni üstünlüğüne meydan okuyan ve Pan-Arabizmi benimseyen solcu koalisyonları bir araya getirmeyi başaran bir sosyal reformcuydu.

Sünni-Müslüman örgütler, bazıları Nasır'ın Pan-Arabizmine yakın bir dizi bölgesel siyasal patronlar arasında bölünmüştü. Lübnan'ın Sünni Müslümanları hala Suriye'ye gönülden bağlıdırlar. Pan-Arabizm çağında Lübnan, mutsuz Sünni Müslüman nüfusu olan Batı'ya dönük, Hıristiyan hakimiyetinde kapitalist bir devletti.

Lübnan'ın 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki krizleri incelendiğinde cumhurbaşkanının kurumsal rolü mutlaka göz önünde tutulmalıdır. Milli Pakt, cumhurbaşkanının Maruni Hıristiyan olmasını garanti altına almıştı ve anayasa, devlet başkanına parlamento konusunda aşırı yetki tanımıştı. Güçlü bir devlet başkanının iktidarını sürdürmesini önlemek için anayasa, bir kişinin başkanlığını altı yılla sınırlamıştı.

Ülkenin bağımsızlıktan sonraki iki devlet başkanı -Bişara elHuri (1943-1952) ve Kamil Şamun (1952-1958)- bu anayasa maddesini değiştirmeye çalıştılar ve bu politikayla ülkeyi krize soktular.

Lübnan'ın bağımsızlık davasına uzun süren hizmeti  olan El-Huri, idarecilikte pek becerikli değildi. Başkanlık yılları Lübnan'ın ekonomik patlamasına denk düştüyse de, akrabalarının ve kendisini destekleyenlerin mali yolsuzluklarını görmezden gelme eğilimi, aleyhine bir cereyanın doğmasına neden oldu. El-Huri, zaim geleneğine uyarak parlamento seçimlerini kendisinin 1949'da ikinci kere seçilmesini sağlayacak şekilde ayarlayınca muhalifleri seslerini yükselttiler. Ancak ikinci dönemini tamamlayamadan, 1952'de aralarında Maruniler de bulunan muhaliflerinden oluşan bir koalisyon, kullandıkları yöntemleri protesto etmek amacıyla başarılı bir genel grev düzenleyince istifa etmek zorunda kalacaktı.

Halefi Şamun, Batı ittifakına, Lübnan'ın özgür girişim sisteminin korunmasına bağlıydı ve Lübnan'ın bankacılık kurallarının dış yatırımcılara cazip gelmesini sağlayan yasaların çoğunu o çıkarmıştı. Fakat Lübnan'ın dış güçlere de cazip gelmesi Şamun'un talihsizliğiydi. Şamun'un başkanlığı Ortadoğu'da ABD-Sovyetler rekabetine, Nasır'ın yükselmesine ve Lübnan'ın Müslümanlarının reform isteklerinin başlamasına denk düşmüştü. Müslümanlar sonucun kendilerinin ülkenin en büyük dini toplumu olduklarım ve hükümette daha fazla yer hak ettiklerini göstereceğinden emin olarak, yeni bir nüfus sayımı yapılmasını istediler.

Şamun bu durumda Lübnan'ın Batı'ya mı bağlanacağı, yoksa Mısır ve Suriye'yle daha yakın ilişkiler kurarak Arap mirasını mı vurgulayacağı sorunuyla karşı karşıya kaldı. Kendi Maruni toplumu Lübnan'ın Batı'ya yönelik olmasına bağlıydı, ama Müslümanlar içinde Nasırcı Pan-Arabizme bağlananların sayısı da giderek artıyordu.


Şamun her iki toplumu da tatmin etmek amacıyla Bağdat Paktı'na katılmamaya karar verdi ve aynı zamanda Lübnan'ın Batı'yla dostluğunu vurguladı. 1956 Süveyş Krizi sırasında İngiltere ve Fransa'yla diplomatik ilişkilerini kesmeyi reddederek Nasır'ı ve onun Lübnanlı destekçilerini kızdırdı. Birbirleriyle çatışan iç ve dış etkilerle Lübnan'ın sadakatlerinin yarattığı gerilimler 1958 yazında patlak verdi. Şamun ikinci bir dönem için seçilme yollarını arıyordu ki, bu da Müslümanların toplumu nezdinde kabul edilemezdi. Şamun'un planlarına Müslüman muhalefeti bir isyana dönüştü, Trablus ve Sur gibi kentler merkezi hükümetin kontrolünden çıktılar. Cumhurbaşkanı Şamun orduya isyanı bastırma emri verdiyse de, başkomutan General Fuat Şihab silahlı kuvvetleri bir iç siyaset tartışmasında kullanmayı reddetti.

Temmuz'da Irak'ta Kasım, Haşimi rejimini devirdiğinde, Lübnan iç savaşı hala fokurduyordu. Şamun, ülkesinin Nasırcı güçlerin kontrolüne düşmemesi için ABD'den yardım istedi. ABD elini uzatmakta hiç gecikmedi. Irak darbesinin ertesi günü 15 bin Amerikan deniz piyadesi Lübnan kıyılarına çıktı. ABD, Lübnan'daki dost rejimi komünizm ya da Nasırcılık tehdidi altına girdiğinde korumaya kararlıydı. Müslümanların düşmanlığına hedef olan Şamun, Eylül' de görev dönemi sona erince cumhurbaşkanlığından ayrıldı.

Parlamento onun yerine, iç savaş sırasında askerleri ustaca yönetmesi hem Müslümanların hem Hıristiyanların takdirini kazanan ordu komutam Fuat Şihab'ı seçti. Şihab cumhurbaşkanı olunca Müslüman-Hıristiyan ilişkileri düzeldi ve Lübnan yine ticarete döndü. Ancak Şihab seleflerinden farklıydı. Lübnan'ın çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bir politikacı olarak, Müslümanların huzursuzluğunun kaynağını görüyordu; bu perspektifle siyasal ve ekonomik bir reform programı başlattı. Politikaları Şihabcılık etiketini alacak kadar özeldi. Şihab'ın programının hedefi devleti modernleştirmekti. 

...

Süreç içinde yönetimin üst kademelerine eskisinden daha çok Müslümanın geçmesini sağladı. Ayrıca yol, kırsal kesimin elektrifikasyonu ve eskiden ihmal edilmiş bölgelere su götürmek gibi bayındırlık hizmetleri başta olmak üzere hükümetin harcamalarını büyük ölçüde arttırdı. Şihab döneminde ( 1958- 1964) cumhurbaşkanının ve merkezi hükümetin gücü önemli ölçüde arttı. Şihab bütün reformlarını yapmayı başaramadıysa da, Şihabcılık Lübnan'ın hayatında olumlu bir güç oldu. Ancak mezhep politikasına son veremedi. Her dini grubun üyeleri yine birincil bağlılıklarını kendi dini cemaatlerine yöneltiyorlar ve o topluma ait olduğuna inandıkları ayrıcalıkları kıskançça sına koruyorlardı.

İç savaşa katkıda bulunan dış baskılara gelince, 1961'de BAC'nin dağılması Lübnan'ın Pan-Arap geleceği konusunda karar verme önceliğini bir derece azalttı. Ayrıca, Nasır rejiminin 1961'den sonra benimsediği sosyalist politikalar, pek çok Lübnanlı Müslüman girişimcinin, Arap birliğinin kendilerine bu kadar yararlı olan özgür girişimden vazgeçmeye değer olup olmadığını düşünmelerine yol açtı. Ancak Lübnan yine de Nasırcıların ve Baasçıların ihanetlerine açıktı ve Arap dünyasında olup, nüfusu o dünyaya girme ile ondan ayrı kalma istekleri arasında bölünmüş bir milletin iç bölünmelerine tabiydi.



LÜBNAN İÇ SAVAŞI, 1975-1990

İlk Aşama, 1975-1976

Haziran Savaşı'nı izleyen yıllarda Lübnan'ın siyasal hayatına Filistin-İsrail çatışması damgasını vurmuştur. Lübnan'da meydana gelen demografik ve siyasal değişikliklerle birlikte bu gelişme, ülkenin hassas dini dengesini bozmuş ve Lübnan'ı on beş yıl sürecek şiddetli ve yıkıcı bir iç savaşa sokmuştur. lç savaş sadece Lübnan'ın işi değildi; ülkedeki Filistinli varlığı da bu olayları başlatan etkenler arasındaydı. Çok geçmeden Suriye ve İsrail'in müdahaleleri ortaya çıkınca, Lübnan'lı siyasetçilerin ülkelerini daha geniş bölgesel çatışmanın dışında tutma çabalarının sonu gelmiştir.

Filistin komando örgütleri Kara Eylül olaylarının ardından operasyon üslerini Lübnan'a taşımışlar ve zaten orada bulunan 300 bin Filistinli mülteciyle birleşmişlerdir. Mültecilerin çoğu güney Lübnan'da kamplarda yaşadığı için gerilla gruplarının çoğu da bu kampların içine ve dışına yerleşeceklerdi. 1969'da yapılan bir anlaşmayla FKÖ'nün İsrail'e yapacağı silahlı saldırılarda hükümetin iznini almaya söz vermesi üzerine Lübnan hükümeti de kampların denetimini FKÖ'ye devretmişti. Ancak bu koşula önem verilmedi ve 1970'den itibaren Filistinlilerin İsrail baskınları ve İsraillilerin misillemeleri sayısız defa tekrarlandı. İsrail bombardımanı sadece Filistinlileri değil, güney Lübnan'daki Şii köylüleri de etkilediğinden binlerce insan evlerini terk ederek Beyrut'un gecekondu bölgelerine yerleştiler. 1968'de Beyrut havaalanının bombalanması ve 1973'te Beyrut'ta üç Filistinli liderin öldürülmesi örneklerinde olduğu gibi, İsrail güçlerinin komando baskınlarını kolayca yapabilmeleri Arap milliyetçilerinin ve radikal reformcuların hükümete karşı cephe almalarına neden oldu. Bunlar, yetkilileri Lübnan ordusunu lsrail'e karşı değil de Filistin komandolarına karşı kullanmakla suçladılar. Bu suçlama Lübnan halkının karşı karşıya olduğu sorunun özüydü: Filistin komandolarının lsrail'e  baskın düzenlemelerine izin verilecek ve böylece lsrail'in silahlı misillemesiyle mi karşı karşıya kalınacaktı, yoksa Lübnan devleti komandoların faaliyetlerini denetleme girişiminde bulunmalı mıydı? Ülke bu konuda ikiye bölünmüştü. Filistinlilere destek, siyasal patronlara ve onların adamlarına yarar sağlayan ama halkın geniş bir kesimine temel sosyal hizmetleri götüremeyen mevcut sistemden soğumuş olan Müslümanlardan geldi. 1970'lerin başında Beyrut varoşları, çoğu köylerden gelen 500 bin kişilik bir yoksullar kuşağıyla sarılmıştı. Bazı insanlar güneydeki İsrail baskınları yüzünden köylerini terk etmişler, bazıları devletin ticari tarım için gerekli sulama ve ulaştırma hizmetlerine fon ayırmaması yüzünden kırsal kesimden ayrılmak zorunda kalmışlardı. Merkezi hükümetin başarısızlığı, özellikle Şihab'ın reform programlarını terk edip yolsuzluğa ve adam kayırmacılığa dönen Süleyman Franciye'nin cumhurbaşkanlığı döneminde ortaya çıkmıştı.

Ülkenin Hıristiyanları lehinde olan dini düzenlemeler de Müslümanların toplumsal ve ekonomik şikayetlerini arttırmaktaydı. Lübnan'ın siyasal liderleri 1970'lerin krizinden çok önce Müslüman nüfusun Hıristiyanları geçtiğini ve ülkedeki en büyük tek dini grubun Şii Müslüman toplumu olduğunu biliyorlardı. Manda yıllarında dini güçler arasında pek sayılmayan Şiiler, 1970'lerde çoğunluklarını vurgulayarak siyasal ve ekonomik pastadan adil bir pay istediler. Hıristiyanlar bu payı vermeyi reddederek, iki büyük savaş arası dönemdeki anlaşmalarla parlamentoda her 5 Müslüman delege karşılığında 6 Hıristiyan delege bulundurma hakkının verildiğini iddia ettiler. Hem Sünni hem Şiiler, Hıristiyan liderlerin bu tutumuna tepkilerini, statükoya karşı olan Filistin toplumuyla birleşerek gösterdiler. 1970'lerin Lübnan'ı, demografik dengesinin değişmesi ve bölgesel Arap-İsrail çatışmasında rol oynaması için yapılan yeni baskılarla, artık 1932 nüfus sayımının ya da 1943 Milli Paktı'nın Lübnan'ı değildi. Bu değişiklikleri en iyi gören siyasetçi, Dürzi toplumunun lideri Kemal Canpulat'tı. 

1969'da şikayetçi Müslümanları Lübnan Milli Hareketi adında gevşek bir koalisyonda topladı. ldari reform, siyasette din temelinin kaldırılması ve Filistin komandolarına eylem özgürlüğü isteyen Lübnan    Milli Hareketi, iç savaşta önemli bir unsur olacaktı. Milli Hareket'in ve Lübnan'da Filistinli varlığının tam karşısında Maruni siyasal liderleri bulunuyordu. Maruniler mevcut siyasal sistemde refaha kavuşmuşlardı ve değişikliğe direnmek için silaha başvurmaya hazırdılar. Maruni liderlerin en ödün vermeyeni, yarı militan Falanj'ın başı Pierre Cemayel ve kendi özel milisleri Kaplanlar olan eski cumhurbaşkanı Kamil Şamun'du. Bu politikacılar hükümetin ve ordunun Filistinlilere karşı kesin bir eyleme geçemeyeceğini görünce işi kendileri üstlenmeye karar verdiler. Filistinlilerle çatışmaya hazırlanan Hıristiyan milisler, büyük çaplı bir silah edinme kampanyası başlattılar. FKÖ ve solcu örgütler de aynı yolu izleyince, 1975 baharında Lübnan'daki bütün gruplar tepeden tırnağa kadar silahlı duruma geldi. Bu patlayıcı durumu ateşleyen kıvılcım, Nisan ayında Falanj'ın Filistinlilerle dolu bir otobüse saldırarak 27 yolcusunu öldürmesi oldu. Bu olay üzerine FKÖ ile Maruni milisler arasında başlayan çatışma, Haziran sonuna kadar sürdü ve o tarihte ana FKÖ güçleri ateşkesi kabul ettiler, yıl sonuna kadar da savaştan çekildiler. Ancak FKÖ'nün savaştan çekilmesi Lübnanlıların kendi aralarındaki farklılıklara bir çözüm getirmedi ve 1975 Ağustos ayında Müslüman ve Hıristiyan milisler arasında çatışma çıktı. Müslüman gruplar genelde Lübnan Milli Hareketi'ni, Hıristiyan güçleri de Maruni Falanj'ı destekliyorlardı. Karşıt gruplar Beyrut'un gökdelenlerinde ve lüks otellerinde mevzilendikleri yerlerden topçu düellosuna başlayınca, kozmopolit kentin merkezi bir savaş alanına dönüştü ve harabeye döndü. Aralık ayında Falanj ile müttefikleri, Beyrut'un Maruni kontrolündeki bölgelerinde yaşayan Müslümanları çıkarmaya başlayınca çatışma daha da kötüleşti. Bu durum kent içindeki dini bölünmeleri yoğunlaştırdı ve bir dini işbirliğine dönülme ihtimalini iyice uzaklaştırdı.

Lübnan'daki varlığıyla iç savaşın başlıca sebebi haline gelmiş olanFKÖ, Marunilerle kısa çatışmasından sonra savaşa girmemeyi başarmıştı. Ancak 1976 Ocak ayında Falanj ve Maruni müttefikleri, Lübnan Cephesi olarak anılan bir koalisyon kurarak Beyrut'un varoşlarındaki büyük Tel el-Zatar mülteci kampını kuşatmaya aldılar. FKÖ'nün destek tabanı Filistinli mülteciler olduğundan, kuşatma örgütü de çatışmanın içine çekti. Bu sırada Lübnan ordusunda dini bölünme başlamış, er ve subaylar kendi dini bağlılıklarını yansıtan milis örgütlerine katılmak üzere ordudan kaçmaya başlamışlardı. Ordusu ve etkili bir merkezi hükumeti olmayan Lübnan, iç savaş kaosuna gittikçe daha çok batıyordu. 


Savaş, Suriye'nin de müdahale etmesiyle genişledi ve geçici olarak son buldu. 1976 Mayıs ayında Suriye cumhurbaşkanı Esad, Hıristiyan milisleri FKÖ ve Canpulat kuvvetleri karşısında yenilgiden kurtarmak için ordusunu Lübnan'a gönderdi. Suriye askerleriyle Maruni milisleri FKÖ ve Milli Hareket güçlerine karşı omuz omza savaştıkları için, Esad'ın müttefik seçimi şaşırtıcıydı. Esad'ın Maruni fraksiyonunu destekleme sebepleri ne olursa olsun, Suriye'nin Lübnan'ı işgal etmesi savaşı tırmandırdı.

18 Ekim 1976'da Suriye ve FKÖ, Arap devletleri başkanlarının hazırladıkları ateşkesi kabul ettiler ve çarpışmaların en şiddetli bölümü sona erdi. Anlaşma koşulları uyarınca, asayişi sağlamak üzere Lübnan'a bir Arap caydırıcı gücü yerleştirilecekti. Aslında bu güç sadece Suriye askerlerinden oluştuğu için, Esad'ın Lübnan'daki durumu Şam'ın ihtiyaçlanna göre şekillendirme çabası devam edebilirdi.

Bu çabalar 2000'li yılların başlarında da halefi döneminde devam etmiş ve hedef hep aynı kalmıştır: Lübnan'da Suriye üstünlüğünün kurulması. Ateşkes anlaşması FKÖ'nün savaştan önceki statüsünü korumasına imkân tanımıştı. Ateşkes yürürlüğe girer girmez FKÖ komando birimleri, güney Lübnan'da eski üslerine dönerek İsrail'e karşı eylemlerini sürdürmeye hazırlandılar. İç savaş merkezi Lübnan devletinin gücünü iyice azaltmışsa da, Lübnanlı politikacılar siyasal temsilin dağılım formülünü değiştirmeye yanaşmadılar. Beyrut'un yıkılması, 30 ila 40 bin insanın ölmesi ve Suriye güçlerinin ülkeyi işgali, Lübnan'ın savaş öncesi sorunlarının hiçbirini çözümleyememişti.

1976'dan 1982'ye kadar olan yıllarda ülke her biri kendi milis örgütüne sahip dini gruplara bölünmüştü. 

Milis grupları arasında savaş bir hayat tarzı olmuş ve bir zamanlar dini uyum sembolü olan Lübnan adı anlamsız şiddetle eşanlamlı hale gelmişti. Cumhurbaşkanı Elias Sarkis'in (1976-1982) orduyu yeniden kurma ve uzlaşma sağlama girişimleri, özel milislerin dağılmayı reddetmeleri ve iç savaşın vahşetini yaşamış insanların kuşkuları ve güvensizlikleri yüzünden sonuçsuz kaldı. Bu vahşet sık sık tekrarlandı ve 1977'de Kemal Canpulat öldürüldü. Taraftarları katilin bir Maruni olduğunu varsayarak o toplumdan intikam almaya giriştiler. Böylece umut anlan ve yeniden yapılanma planlan, araba bombaları ve keskin nişancı kurşunları arasında kayboldu gitti.

Lübnan'ın 1982'de İsrail Tarafından işgali



İsrail birlikleri 1982 Haziran ayında sınırı geçip Lübnan'a girdiklerinde İsrail'in en uzun ve en tartışmalı savaşını başlatmış oldular. Üç ay süren operasyon boyunca İsrail ordusu, sadece FKÖ'yle savaşmakla kalmayıp bir Arap başkentini -Beyrut- kuşatmaya aldı ve yüzlerce Lübnanlı ve Filistinli sivilin ölümüne sebebiyet verdi. İşgal Menahem Begin hükümeti tarafından planlanmış ve yönetilmişti, Begin'in işgal altındaki Batı Şeria'yı ilhak etme hedefini kolaylaştırma amacını güdüyordu. Begin'e göre FKÖ, Batı Şeria ile Lübnan arasındaki bağlantıyı sağlamaktaydı. İsrail, FKÖ'nün silahlı gruplarını Lübnan'dan çıkartabilirse, o zaman Batı Şeria'daki Filistinliler tecrit edilecekler ve İsrail ilhakına daha yatkın olacaklardı. Lübnan hükümetinin süregelen zayıflığı ve otoritesinin başkentin dışına uzanamaması nedeniyle Lübnan'daki durum lsrail'in dikkatini özellikle çekiyordu. FKÖ iç savaştan önce yaptığı gibi bu zayıflıktan yararlanarak, örgütün Batı Beyrut'taki merkezinden, güneyde lsrail sınırına kadar uzanan kuşakta bir derece idari özerkliğe sahip olmuştu. lsrail hükümeti işte bu kuşağı ortadan kaldırmak istiyordu. Bu yöndeki ilk girişimi 1978'de olmuş, 25 bin lsrail askeri Lübnan'ı kuzeyde Litani nehrine kadar işgal etmişti. Güney Lübnan'da çoğunluğu Şii binlerce köylü köylerini terk edip Beyrut'a kaçarlarken, FKÖ mevzilerinden çekilmemişti.

Daha sonra lsrail, ABD ve BM'nin baskısıyla askerlerini çekmek zorunda kalmıştı. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler'in Lübnan'daki güçleri, İsrail ile FKÖ arasında tampon oluşturmak üzere güney Lübnan'a yerleştirilmişti. 1978 işgali Begin'e iki ders vermişti: Birincisi, Lübnan'daki Filistinli gerillalar sadece güney Lübnan'a yapılacak askeri bir harekatla ortadan kaldırılamazdı; ikincisi, Lübnan'm siyasal istikrarsızlığı giderilmeden Filistinlilerin Lübnan üzerindeki etkisi yok edilemezdi. Begin ve savunma bakanı Şaron, bu dersleri almış olarak Lübnan'ın krizini lsrail'in çıkarına olacak şekilde çözeceğini umdukları bir plan geliştirdiler. Planın üç ana hedefi bulunuyordu:

FKÖ'nün savaşçı bir güç olarak ortadan kaldırılması; Lübnan'daki varlıkları kendilerini rahatsız edecek kadar lsrail'e yaklaştıran Suriye işgal güçlerinin çekilmesi; hakim Maruni grubuyla, iki taraf için de avantajlı bir ittifak yapılması. Bu grubun başındaki Beşir Cemayel, lsrail'in Lübnan devletini yeniden yapılandırmakta kullanacağı araç olacaktı.

Beşir, Falanj'ın kurucusu ve onur başkanı Pierre Cemayel'in küçük oğluydu. lç savaşın ilk aşamasını izleyen istikrarsızlık döneminde Beşir, farklı Hıristiyan milislerinin oluşturduğu askeri örgüt olan Lübnan Kuvvetleri'nin komutanlığını üstlenmişti. Lübnan'da Maruni hakimiyetinin Falanj modelini sürdürmeye kararlı olan Beşir, diğer milislerin özerkliklerini ortadan kaldırıp, hepsini kendi komutasına almak için acımasız ve başarılı bir harekat düzenlemiş, 1970'lerin sonuyla 1980'lerin başında Lübnan'da Filistinli ve Suriyeli varlığına karşı hoşnutsuzluklarını paylaştığı lsrail yetkilileriyle yakın ilişkiler kurmuştu. 1982 baharında Cemayel ile lsrail hükümeti arasında işbirliği temelleri atılmış, iş sadece askeri operasyonlar için bir bahane bulmaya kalmıştı.

Bunu da FKÖ'nün kuzey İsrail'in Celile kesimindeki yerleşim birimlerine havan ve roket saldırılan sağladı. İsrail, misilleme olarak 6 Haziran 1982'de büyük bir işgal harekatı başlattı. 'Celile'ye Barış' adı verilen operasyonun açıklanan amacı, güney Lübnan'daki FKÖ üslerinin imhasıydı. Ancak İsrail hükumetinin, gerçek hedefleri kamuoyuna duyurduğundan çok daha genişti. 'Celile'ye Barış', güney Lübnan'daki FKÖ üslerini temizlemenin yanı sıra, Batı Beyrut'ta FKÖ altyapısını yok etmek ve Beşir Cemayel'in Lübnan cumhurbaşkanlığına seçilmesini sağlamaktı. İsrail kabinesinin görüşünce, böyle bir sonuç Beyrut'ta istikrarlı ve işbirlikçi bir hükumet sağlardı ve İsrail işgal edilmiş topraklarda istediğini yapabilirdi. İşgale karşı güçlü tepkinin bir sebebi de, gerek İsrail gerekse dünya kamuoyunun askeri harekatın boyutları hakkında kasten yanıltılmasıydı. Sivil kayıpların sayısı da çok büyük olmuştu. Harekatın başlamasından birkaç gün sonra İsrail birlikleri, açıklanan hedeflerini aşmışlar ve Beyrut eteklerine varmışlardı. Savunma bakanı Şaron o noktada başkentin kuşatılmasını emretti. 1982 yazı boyunca FKÖ'nün yoğun olarak bulunduğu Batı Beyrut, yoğun bir deniz, hava ve kara bombardımanına tutuldu ve çok sayıda sivil öldü. FKÖ, İsrail kuşatması karşısında meydan okumasını kesmedi   ve İsrail hükümeti sokak savaşlarında büyük kayıplar vereceğini bildiği için birliklerine Batı Beyrut'u almaları emrini vermekte isteksiz davrandı. Sonunda gerek uluslararası arabuluculuk girişimleri, gerekse İsrail içinde giderek artan eleştiriler ve Batı Beyrut'taki kötü koşullar nedeniyle FKÖ güçlerinin çekilmesi doğrultusunda bir anlaşma yapıldı.

18 Ağustos'ta imzalanan anlaşma uyarınca, Fransa ve ABD'nin başında bulunduğu çokuluslu bir güç FKÖ savaşçılarının kentten çıkmasını denetleyecekti, ayrıca geri kalan Filistinlilerin güvenliği için garantiler sağlanmıştı. 1 Eylül' de boşaltma tamamlandı ve Amerikan birlikleri çekildiler.

Ağustos ayı sonunda Beşir Cemayel Lübnan cumhurbaşkanı seçilince, İsrail hükümetinin bütün hedeflerini elde ettiği söylenebilirdi. Ancak seçildikten iki hafta sonra Cemayel öldürüldü ve Şaron-Begin planı ters gitmeye başladı. Cemayel'in öldürülmesinin ardından İsrail, boşaltma anlaşmasını ihlal ederek ordusunu Batı Beyrut'a gönderdi. İsrail ordusu iddiasına göre sivilleri koruyorsa da, Falanj birliklerinin Sabra ve Şatila Filistinli mülteci kamplarına girmesine izin verdi ve FKÖ'nün çekilmesi üzerine bu kamplarda korunmasız kalan1000'den fazla kadın, erkek ve çocuk öldürüldü. Sabra ve Şatila'daki vahşet, bütün Lübnan harekatına karşı uluslararası ölçekte bir itiraz ve İsrail içinde de bir nefret dalgasıyla karşılandı. İsrail Savunma Kuvvetleri mensupları işgalin aleyhinde konuştular ve İsrail halkı, devletin varlığı tehlikede değilken böyle can kaybına neden olan bir çatışmaya girmenin sebeplerini sorgulamaya başladı. Hükümet, eleştirilere karşılık Sabra ve Şatila'daki olayları araştırmak üzere Kahan Komisyonu'nu kurdu. Komisyon, sivil ve asker İsrail yetkililerinin katliamdan dolaylı olarak sorumlu olduklarını tespit etti. Bunun üzerine savunma bakanı Şaron istifa etmek zorunda bırakıldı. 

Lübnan savaşının FKÖ üzerindeki etkisi çok büyük oldu. On yıldan fazla süredir İsrail'in kuzey sınırında yaşadığı özerk Lübnan üssünden yoksul kalan örgüt merkezini, kurtarmak istediği topraklardan 3.200 kilometre uzaktaki Tunus'a taşıdı. Arafat ve arkadaşları hala FKÖ'nün kontrolünü ellerinde tutuyorlarsa da, örgüt artık Arap devletlerinin baskılarına eskisinden daha çok açıktı. İsrailliler 1983'te Lübnan'dan çıkmaya karar verdiler. 1985'e kadar uzayan ve o tarihte bile tamamlanmamış uzun bir boşaltma sürecine girdiler. İsrail güneyde Lübnan topraklarının yüzde 10'u kadar bir bölgeyi güvenlik sebebiyle işgale devam etti. İsrail birlikleri Lübnan'da kaldıkları sürece (2000'de çekilmişlerdir) ülkelerini işgalden kurtarma hakları olduğunu iddia eden yerel silahlı grupları saldırısına uğradılar. İsrail'in kısmi çekilmesinin ardından öldürülen Beşir'in kardeşi, yeni Lübnan cumhurbaşkanı Emin Cemayel, Dürzi ve Şii militanlarının silahlı muhalefetiyle karşılaştı; ABD ve İsrail tarafından kendi haline bırakılmış olmanın kızgınlığıyla, hükümetini kurtarmak için çaresizce Suriye'ye döndü. Suriye ona yardıma hazırdı ve Cemayel'i askerleriyle desteklemeye başladı. İsrail planlarının başarısızlığı bu durumda kesin olarak ortaya çıktı: 1985'te Suriye'nin Lübnan'daki konumu on yıl önce iç savaş başladığından daha sağlamdı. Aynı yıl Filistinli gerillalar yine güney Lübnan'a yerleştiler.

1989 Taif Anlaşması

1982 İsrail işgalini izleyen on yıl içinde Lübnan, silahlı şiddet olaylarından ve hükümet zafiyetinden çok sıkıntı çekti. Müslüman ve Hıristiyan milis grupları karşılıklı çarpışmalarını sürdürürlerken, silahlı FKÔ unsurları ülkedeki varlıklarını yeniden kurmaya çalışıyorlardı. Yerlerinden edilmiş Şii toplumu artık siyaseten bilinçlenmeye başlamış, siyasal ve dini hedeflerine erişmek için Emel ve Hizbullah militan örgütlerinin arkasında toplanmıştı. Dış güçler de gerilimi ve düzensizliği arttırmaktaydı: İsrail işgalindeki bölge güneyde sürekli bir sürtüşme kaynağıydı; orta ve doğu bölgelerde 40 bin Suriye askeri Şam'da verilen kararların zorla uygulanması için hazır bekliyorlardı. lran'dan parasal destek alan Şii Hizbullah grubu da Lübnan'da İslami bir devletin kurulması çağrısında bulunmaktaydı. Lübnan'daki çatışmanın bu kadar uzun sürmesinin sebebi, Lübnanlı dini grupların siyasal reform üzerinde anlaşamamalarıydı. En temel sorun, Lübnan'ın dini-siyasal sistemine göre başlıca dini gruplara tahsis edilen gücün artık ülkenin demografik gerçeklerini yansıtmamasıydı. Müslüman çoğunluğu temsil etmek için anayasanın ve Milli Pakt'ın yeniden yazılması gerekiyordu. Böyle bir reform Marunilerin siyasal gücünü azaltacaktı ve bu bazı Maruni liderler açısından öyle kabul edilemez bir şeydi ki, Lübnan'ın bölünmesini ve ayrı bir Maruni yurdunun kurulmasını tercih ediyorlardı.

1980'lerde pek çok uzlaşma önerisinin başarısızlığa uğramasından sonra, 1989'da Arap Birliği önderliğinde Lübnan politikacıları bir araya getirildi. Toplantı Lübnan'da değil de, Suudi Arabistan'ın Taif kentinde yapıldı. Taifteki delegeler son Lübnan parlamentosunun yaşayan üyeleri ( 1972'de seçilmişlerdi) ve aradaki yıllarda ölenlerin yerine getirilenlerdi. Bu garip topluluk Müslümanlara Lübnan'ın siyasal sisteminde daha büyük rol veren milli bir uzlaşma paktı hazırlayabildiler. En önemli değişiklik, cumhurbaşkanının yetkilerinden bazılarının başbakan ve kabineye devredilmesiydi. Maruni başkanın yetkilerini Müslüman başbakanın lehine azaltarak Taif anlaşması, nüfusun yapısındaki değişikliği kabul ediyordu. Anlaşmanın ikinci bir önemli unsuru, parlamentoda dini temsilin Hıristiyanlar lehine olan 6'ya 5 oranını, Müslümanlar ve Hıristiyanlar için eşitlemekti. Bu da 9 yeni Müslüman sandalye ekleyip, bunlardan 3'ünü Şiilere ayırarak gerçekleşecekti. Taif anlaşması, dini siyaset temelini ortadan kaldırmak yerine Lübnan politikasının merkezine dini kimliği yerleştirmiş oldu. 

Anlaşma aynı zamanda Lübnan ile Suriye arasındaki özel bir ilişkinin varlığını kabul ediyordu. Beyrut hükümetinin yetkisinin ülkenin tamamına yayılmasını istiyor ve milislerin dağılıp ağır silahlarını Lübnan ordusuna teslim etmelerini talep ediyordu. Anlaşmanın diline göre, bu pek de gerçekleşmesi mümkün olmayan gelişme Suriye'nin yardımıyla kolaylaştırılacaktı. Taifteki delegeler Suriye silahlı kuvvetlerinin kullanılmasını kabul ettiler. Suriye'nin Lübnan'daki askeri varlığı, Şam'a Lübnan siyasal hayatı üzerinde geniş yetkiler tanıdığından, Hıristiyan toplumu içindeki unsurlar Taif anlaşmasına bütün güçleriyle direnmeye karar verdiler.

General Mişel Aoun İsyanı, 1989-1990

Taif Konferansı'ndan önceki günlerde iç savaş politikası, Lübnan standartlarına göre bile iyice karmaşık bir hal almıştı. Emin Cemayel'in cumhurbaşkanlık dönemi 1988 Eylül ayında sona ermiş, ancak askeri liderler ve politikacılar arasındaki birbirleriyle çatışan gruplar bir halef üzerinde anlaşamamışlardı. Cemayel makamından ayrılmadan hemen önce, Lübnan orduları başkomutanı Maruni General Mişel Aoun'u başbakanlığa vekaleten atamıştı. Bunun üzerine Müslüman başbakan Salim el-Huss, kendisiyle kabinesinin Lübnan'ın meşru hükümeti olduğunu iddia etti. Biri Maruni Hıristiyan, diğeri Sünni Müslüman liderliğinde iki hükümetin varlığı, Lübnan'ı sürekli bir bölünme tehdidiyle karşı karşıya bıraktı. Lübnancı politikacıları

Taifteki toplantıya götüren ve milli uzlaşma paktını ortaya çıkaran durum buydu. Maruni liderlerin çoğu barışa bir şans verebilmek adına Taif anlaşmasında ima edilen Suriye hakimiyetini kabul etmeye hazırdılar. Ama onların arasında Aoun yoktu.

Kendisini Maruni'den önce Lübnanlı bir yurtsever olarak tanımlayan Aoun, ülkedeki Suriye varlığına karşı kurtuluş savaşı ilan etti ve Suriye askerlerini Lübnan' dan çıkartmak amacıyla askeri bir kampanya başlattı. Onun iki yıllık isyanı, Lübnan'ın on beş yıllık iç savaşının en kanlı ve en yıkıcı dönemi oldu. Beyrut'un içinde ve dışındaki şiddetli topçu muharebeleri ·kenti yıktı ve 1000'den fazla sivilin ölümüne sebebiyet verdi. Aoun'un Suriye'ye inatla direnişi, ilk başlarda Hıristiyanlardan olduğu kadar Müslümanlardan da taraftar bulduysa da, umursamazlığı ve sivil hayatını önemsememesi çok geçmeden çoğu Lübnanlının kendi aleyhine dönmesiyle sonuçlandı. 

1990 yılı başlarında Aoun'un güçleri, sadece Suriyeliler ve Lübnanlı Müslümanlarla değil, liderleri kendisinin Lübnan'ın geleceğine bir tehdit olacağına inanmış belli başlı Maruni milislerin silahşörleriyle de savaşıyorlardı. Bu şaşırtıcı ve trajik isyan 1990 Ekim'inde son buldu. Dünyanın dikkati Irak'ın Kuveyt'i işgaline çevrilmişken, Suriye hava ve kara kuvvetleri Aoun'un mevzilerine topyekun bir saldırı başlattılar. Suriye tankları Beyrut'un moloz yığınına dönmüş sokaklarının kontrolünü ele geçirirken Aoun Fransa büyükelçiliğine sığındı. Aoun'un yenilgisinden sonra Lübnanlılar silahlı çatışmayı geçici olarak terk edip, Taif anlaşmasını karşılıklı işbirliğiyle uygulamaya giriştiler. 

Yeni cumhurbaşkanı llyas Haravi ve Suriye yanlısı bir kabine liderliğinde hükümet milisleri, silahsızlandırma ve Lübnan ordusunun otoritesini sağlamaya girişti. Ancak Lübnan bir normalleşme görüntüsü verip savaş sonrası yeniden yapılanmaya dönerken, iki sorun Taifte varılan hassas dengeyi tehdit etmekteydi. Birincisi, iç savaşın doğası yüzünden dini kimliklerin pekişmesiydi. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumun tehlikeli koşulları içinde insanlar, kendi dinlerinden olanların arasında güvenlik arıyorlardı. Diğer dini toplumların üyeleri düşman olarak görülmeye başlanmıştı. Böylece Lübnan savaş sonrası varlığına topluluk kimliklerinin her zamandan çok somutlaşmış olduğu bir durumda girdi. İkinci sorun, güneydeydi. İsrail, güney Lübnan'da Şiilerin yurtlarının bir kısmını işgal altında tuttukça belli başlı iki Şii milis gücü olan Emel ve Hizbullah silahlarını teslim etmeyeceklerdi. Durum FKÖ'nün bölgede eski özerkliğini kısmen kurmasıyla ve Şiilerin bu gelişmeye karşı çıkmalarıyla daha da karışmaktaydı.

Modern Ortadoğu Tarihi, William L. Cleveland, Agora Kitaplığı, 2008

Lübnan'ın izlediği güzergah, cemaat dinamiklerinin her tür karma mekanın ortadan kalkmasıyla ifade bulan militarizasyonunun, aslında halkın mezheplere ayrıştırılarak yönetilmesi olgusunun bir başka önemli sonucu olduğunu göstermektedir. Öte yandan Lübnan'da cemaatlerin soy kütüğünü 20. yüzyıl tarihini bilmeden salt Osmanlı reformlarından yola çıkarak ortaya koymak mümkün değildir. Ancak Lübnan'da 1841 ve 1860 yıllarında yaşanan ve ancak kısmen cemaat ayrışmasıyla açıklanabilecek olan şiddet eylemleri, iktidarın cemaatler arasında paylaşılması temelinde sınırlı özerkliğe sahip yerel bir yönetimin kurulmasına yol açar; bu yönelim 1920 ve 1930'lu yılların Fransız mandası altında ve ardından 1943 tarihinde ülkenin bağımsızlığını ilan eden milli sözleşme ile kurumsallaştırılır. Öte yandan 1979-1989 yılları arasında 150.000 cana mal olan ve Suriye ile İsrail’in dış müdahalelerinin önemli bir rol oynadığı iç savaş merkezlerinde (özellikle Beyrut' la) görülen aşırı şiddet eylemlerine ve son olarak cemaatlerin tümden ayrışmasıyla birlikte bu cemaat düzeninin militarizasyonuna tanıklık ederiz. Bu savaş düzenine geçiş tüm büyük cemaatler içinde de (Maruniler, Sünniler, Şiiler) kanlı çatışmalara neden olmuştur. Hamit Bozarslan

Lübnan Genel Seçimleri (2000-2025): Tarih ve Sonuçlar

 Lübnan'da genel seçimler (parlamento seçimleri), anayasal olarak her 4 yılda bir yapılır, ancak siyasi krizler, iç savaş sonrası uzatmalar ve ekonomik çöküş nedeniyle sık sık ertelenmiştir. Meclis, 128 sandalyeden oluşur ve mezhepsel kota sistemine (örneğin, Maruni Hristiyanlara 34, Şiilere 27 sandalye) göre dağıtılır. 



Lübnan'da 2000-2025 Döneminde Geleneksel Güç Değişiminin Bozulması

2000-2025 döneminde Lübnan'da geleneksel güç dengesi (1943 Ulusal Pakt ve 1989 Taif Anlaşması'na dayalı mezhepsel güç paylaşımı) önemli ölçüde bozuldu. Bu sistem, cumhurbaşkanlığını Maruni Hristiyanlara, başbakanlığı Sünni Müslümanlara ve meclis başkanlığını Şii Müslümanlara ayırarak mezhepler arası dengeyi korumayı amaçlıyordu. Ancak ekonomik krizler, dış müdahaleler (Suriye, İran, İsrail), Hizbullah'ın yükselişi ve 2019 protestoları (thawra) gibi iç dinamikler, bu dengeleri kırılgan hale getirdi. Taif, Hristiyan-Müslüman oranını 6:5'ten eşitliğe (64'er sandalye) çekerek reform yaptı, ama sistem elitlerin yolsuzluğuna ve vekalet savaşlarına açık kaldı.

Sonuçta, güç değişimi gelenekselden (mezhep temelli uzlaşı) saparak Hizbullah'ın hakimiyetine, siyasi tıkanıklığa ve seküler itirazlara evrildi.

🔎Hizbullah  

 

Ana Bozulma Nedenleri ve Dönemsel Değişimler

  • 2000-2005: Suriye Etkisi ve Cedar Devrimi
    2000'de İsrail'in güney işgalinden çekilmesi Hizbullah'ı güçlendirdi, ama Suriye'nin iç işlere müdahalesi (Hizbullah'ı destekleyerek Şii ağırlığını artırdı) dengeleri bozdu.

 

2005 seçimlerinde anti-Suriye 14 Mart Koalisyonu (Hristiyan-Sünni-Druz ittifakı) çoğunluğu aldı, Suriye askerleri çekildi; bu, geleneksel dengeyi kısmen restore etti ama mezhep gerilimlerini artırdı.

  • 2006-2018: Hizbullah'ın Yükselişi ve Bölünmeler
    2006 İsrail-Hizbullah Savaşı sonrası Hizbullah'ın (İran destekli) askeri ve siyasi gücü arttı; 2008 Doha Anlaşması'yla veto gücü elde etti, geleneksel devlet otoritesini aştı.

2018 seçimlerinde Hizbullah-Amal-FPM ittifakı 77 sandalye alarak Şii-Hristiyan dengesini lehine çevirdi; orantılı temsil sistemi getirildi ama elit egemenliği devam etti.

Demografik kaymalar (Şii nüfus artışı, mülteciler) ve güncellenmemiş 1932 nüfus sayımı, dengeleri daha da bozdu.

  • 2019-2024: Protestolar, Kriz ve Savaş
    2019 thawra protestoları mezhepleri aşan seküler bir hareketle sistemi sorguladı; yolsuzluk ve ekonomik çöküş, geleneksel zaimleri (liderleri) zayıflattı.

2022 seçimlerinde Hizbullah ittifakı 62 sandalyeye geriledi, muhalif Tawri grubu (13 sandalye) yükseldi; Sünni ve Hristiyan bloklarda parçalanma arttı.

2024 İsrail-Hizbullah Savaşı, Hizbullah'ı zayıflattı ve mezhep gerilimlerini (özellikle Sünni-Hristiyan vs. Şii) körükledi.

  • 2025: Yeni Hükümet ve Kırılgan Denge
    Ocak'ta Joseph Aoun'un (Maruni) cumhurbaşkanlığı ve Nawaf Salam'ın (Sünni) başbakanlığıyla yeni hükümet kuruldu; reform odaklı ama Hizbullah silahsızlandırma tartışmaları dengeleri sarsıyor.

Mayıs belediye seçimleri, Hristiyan ve Sünni kaymalarını gösterdi; genel seçimler 2026'ya ertelendi.

Sistem hala mezhepsel, ama seküler talepler ve dış baskılar (ABD, Fransa) değişimi zorluyor.

Lübnan'ın Son 10 Yılı: Dengelerin Değişimi

Lübnan, 2015-2025 yılları arasında mezhepsel siyasi yapısı, ekonomik çöküşü, bölgesel çatışmalar ve doğal afetlerle sarsılan bir ülke olarak, dengelerini büyük ölçüde kaybetti. Eskiden "Orta Doğu'nun Paris'i" olarak anılan bu ülke, 2019'dan itibaren dünyanın en derin ekonomik krizlerinden birini yaşadı; bu kriz, 2020 Beyrut Limanı patlaması, COVID-19 salgını, 2023-2024 Gazze Savaşı'nın yansımaları ve 2024 İsrail-Hizbullah savaşıyla derinleşti. Ancak 2025'te yeni hükümetin kurulması, ateşkes ve reform adımlarıyla kırılgan bir toparlanma sinyalleri var. Aşağıda siyasi, ekonomik ve sosyal dengeleri kronolojik ve tematik olarak özetliyorum.Siyasi Dengeler: Parçalanmışlık ve Dış EtkilerLübnan'ın siyasi sistemi, 1943 Ulusal Pakt'a dayalı mezhepsel kota (örneğin, cumhurbaşkanı Maruni Hristiyan, başbakan Sünni, meclis başkanı Şii) üzerine kurulu. Bu yapı, son 10 yılda iç bölünmeleri derinleştirdi ve dış güçlerin (İran, Suudi Arabistan, ABD, Fransa) müdahalelerini kolaylaştırdı.

  • 2015-2018: İstikrarsız Koalisyonlar
    2014'te Saad Hariri'nin başbakanlığında kurulan hükümet, 2016 seçimlerinde dengeleri korudu. Ancak Hizbullah'ın (İran destekli Şii grup) gücü artarken, Sünni ve Hristiyan gruplar arasında gerilim yükseldi. 2018'de Hariri'nin istifası (Suudi Arabistan baskısıyla), siyasi tıkanıklığı tetikledi.
  • 2019-2022: Protestolar ve Liderlik Krizi
    17 Ekim 2019 protestoları (thawra), yolsuzluk ve ekonomik çöküşe karşı kitlesel bir isyanı başlattı; mezhepleri aşan bu hareket, hükümeti devirdi. Michel Aoun'un cumhurbaşkanlığı döneminde (2016-2022) Hizbullah'ın etkisi zirveye çıktı. 2022 parlamento seçimleri, Hizbullah müttefiklerini zayıflattı ama koalisyon kurulamadı; 2 yıldan fazla hükümet boşluğu yaşandı.
  • 2023-2025: Savaş ve Yeniden Yapılanma
    Gazze Savaşı (2023-2024), Hizbullah'ı kuzey cephesine çekti ve 2024 İsrail-Hizbullah Savaşı'nı tetikledi; bu, güney Lübnan'ı harap etti. Ateşkes (2024 sonu) sonrası 2025'te yeni hükümet kuruldu; bu, yıllardır süren siyasi tıkanıklığı kırdı. Hizbullah'ın silahsızlandırılması gündemde, ancak grup hala güçlü (İran bağlantılı). Lübnan Ordusu (LAF), ABD desteğiyle (3 milyar dolar askeri yardım) silahsızlandırma rolü üstleniyor. 
Siyasi denge: Hizbullah'ın hakimiyeti azalsa da, mezhepsel parçalanma devam ediyor. Yeni hükümet, IMF anlaşmasını 2025-2026'ya erteledi; dış baskılar (ABD, Fransa) reformu zorluyor.Ekonomik Dengeler: Çöküşten Kırılgan ToparlanmayaLübnan ekonomisi, 2019 öncesi turizm ve finansla dengeliydi (GSYİH ~55 milyar dolar). Ancak krizle birlikte hiperenflasyon, banka iflasları ve döviz kıtlığı patlak verdi; Dünya Bankası'na göre, 150 yıllık en kötü kriz.

  • Ana Sorunlar: Kamu borcu %150 GSYİH; bankacılık sektörü çöktü. 2025'te yasal reformlar (banka gizliliği kaldırma, FATF uyumu) atıldı, ancak Hizbullah bağlantılı kurumlara (Al-Qard Al-Hassan) yaptırımlar geldi.
  • Umut Işıkları: 2025 bahar IMF toplantılarında reform vizyonu sunuldu; Dünya Bankası 250 milyon $ proje başlattı.) turist akışı ve hükümet oluşumu olumlu görülüyor.

Ekonomik denge: Dengeler bozuldu; yoksulluk ve göç (beyin göçü) arttı. 2025 büyümesi "kırılgan stabilizasyon" olarak nitelendiriliyor.Sosyal Dengeler: Yoksulluk, Göç ve Toplumsal Gerilim

  • Nüfus ve Demografi: 6.8 milyon nüfus; %25 Suriyeli mülteci. Mezhepsel gerilimler (Şii-Sünni-Hristiyan) arttı; 2024 savaşı 1 milyondan fazla yerinden edilme yarattı.
  • Yoksulluk ve Sağlık: 2019 öncesi %20 yoksulluk, 2025'te %80'e çıktı. UNICEF'e göre, çocuklar en etkilenen grup; elektrik/su kesintileri kronik.
  • Göç ve Protestolar: 2019 thawra, mezhepleri birleştirdi ama bastırıldı. 2025'te savaş sonrası sosyal harcamalar dengelenmeye çalışılıyor; yargı bağımsızlığı yasası (Temmuz 2025) umut veriyor.

Sosyal denge: Toplum parçalandı; kadın/çocuk hakları geriledi, ama sivil toplum (protestolar) direnç gösteriyor. Hizbullah'ın toplumsal rolü tartışılıyor.

Genel Değerlendirme: Dengeler Nasıl?Son 10 yılda dengeler kırılgan ve dışa bağımlı hale geldi: Siyasette Hizbullah'ın etkisi azalsa da mezhepsellik hakim; ekonomide çöküşten hafif toparlanmaya geçiş var; sosyalde yoksulluk zirvede. 2025, yeni hükümet ve ateşkesle dönüm noktası; ancak IMF reformları ve Hizbullah silahsızlandırması başarısız olursa, "cehenneme gidiş" riski sürüyor (Aoun'un 2020 uyarısı). Gelecek, şeffaf yönetişim ve bölgesel barışa bağlı.


🔎 Hizbullah

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder