Arap Baharı

 















Arap Baharı'nı (2010–2012) sonuçlandıktan yıllar sonra, geriye dönük ve sağduyulu bir sosyolojik analizle incelemek, hareketin karmaşık yapısını ve başarısızlık nedenlerini anlamak için kritik öneme sahiptir. Hareketin sosyolojisi, sadece siyasi değişim taleplerinden değil, aynı zamanda derin yapısal, demografik ve kültürel sorunlardan kaynaklanıyordu.

Bu hareketlerin sosyolojisini üç ana başlık altında toplayabiliriz:


 Hareketin Temel Sosyolojik Dinamikleri

1. Demografik ve Ekonomik Baskı (En Önemli Tetikleyici)

Arap Baharı'nın en güçlü sosyolojik temeli, bölgedeki genç nüfusun ekonomik geleceksizliğiydi.

  • Gençlik Olgusu : Bölge nüfusunun büyük bir kısmı gençlerden oluşuyordu. Bu büyük ve eğitimli genç nüfus, ekonomik sistemin yaratabildiği iş imkanlarından çok daha fazlaydı. İşsizlik, özellikle yüksek eğitimli gençler arasında kritik seviyedeydi.
  • Onur ve Haysiyet Krizi: Tunus'ta Muhammed Buazizi'nin kendini yakması, sadece işsizlikten değil, devletin küçük memurlarının (zabıta) uyguladığı keyfi baskı ve haysiyet kırıcı muameleden kaynaklanıyordu. Bu, Arap toplumlarının değer verdiği onur (karama) kavramının ihlali olarak algılandı ve kitlesel bir duygusal tepkiye yol açtı.
  • Sosyal Sözleşmenin İhlali: Birçok Arap ülkesinde, halk siyasi özgürlüklerden feragat etme karşılığında hükümetten ekonomik istikrar ve temel hizmetler almayı beklerdi. Artan yolsuzluk ve ekonomik durgunluk (özellikle petrol ithalatçısı ülkelerde) bu sözleşmeyi ihlal etti.

2. İletişim Teknolojilerinin Rolü (Kollektif Eylemin Katalizörü)

Arap Baharı, tarihte ilk kez sosyal medya ve yeni iletişim araçlarının kitlesel protestoları organize etme ve yayma gücünü kanıtladı.

  • "Korku Bariyerinin" Aşılması: Sosyal medya (Facebook ve Twitter), insanların rejime yönelik şikayetlerini ve öfkelerini anonim bir alanda paylaşmasını sağladı. Bu durum, bireylerin yalnız olmadığını görmesini sağlayarak, sokak eylemlerine katılma korkusunu azalttı.
  • Alternatif Haber Kaynağı: Devlet kontrolündeki medyanın tek sesliliğine karşı, eylemlerin şok edici görüntüleri ve gerçek zamanlı bilgileri hızla yayıldı. Bu, protestocuların ortak bir çerçevede birleşmesini sağladı.
  • Öncü Sınıf (The Mobilizers): Protestoları başlatanlar genellikle siyasi partiler değil, modern, eğitimli, ancak işsiz veya marjinalleştirilmiş kentli gençler ve aktivistlerdi.

3. Siyasal Otoritenin Yapısal Zayıflıkları

Hareketin bu kadar hızlı yayılmasının sosyolojik nedeni, otoritenin göründüğü kadar güçlü olmamasıydı.

  • Hanedanlaşma ve Yaşlı Liderlik: Birçok Arap ülkesinde liderler yaşlanmıştı (Mübarek, Kaddafi, Salih) ve yönetimi çocuklarına devretme hazırlığındaydı. Bu durum, siyasi sistemin kapalı ve dışlayıcı olduğunu göstererek, halkta "Artık Yeter" hissiyatını güçlendirdi.
  • Kurumsallaşmamış Devlet: Rejimler, güçlü kurumlar (parlamento, bağımsız yargı) yerine, liderin kişisel otoritesi, istihbarat servisleri ve ordu üzerine kuruluydu. Bu liderler devrildiğinde, devlet yapısı hızla dağıldı.
  • Toplumsal Bölünmüşlük: Özellikle Irak, Suriye, Libya ve Yemen gibi ülkelerde, merkezi otoritenin zayıflamasıyla birlikte mezhep, kabile ve etnik fay hatları hızla su yüzüne çıktı ve yerel güç mücadeleleri hızla iç savaşa dönüştü.

 Çatışmanın Sonuçları ve Başarısızlık Sosyolojisi

Arap Baharı'nın neden sadece Tunus'ta nispeten başarılı olduğu, diğer yerlerde ise kanlı iç savaşlara veya eski rejimin geri dönüşüne yol açtığı, yine sosyolojik faktörlerle açıklanır:

  • Tunus: Nispeten homojen bir nüfusa ve güçlü bir orta sınıfa/sivil topluma sahipti. Ordu siyasete karışmaktan büyük ölçüde kaçındı.
  • Mısır: Ordu, devleti ve ekonomiyi kontrol eden köklü bir kurumdu. Halkın talepleri üzerine lideri (Mübarek) devirdi, ancak rejimi (derin devleti) korudu.
  • Suriye/Yemen/Libya: Güçlü, etnik/mezhepsel temelli bir ordu ve devlet geleneğinin zayıflığı nedeniyle, otorite boşluğu hemen iç savaşa dönüştü.

Sonuç olarak, Arap Baharı'nın sosyolojisi; eğitimli gençliğin ekonomik talepleri, teknolojinin sağladığı örgütlenme imkânı ve otoriter rejimlerin kırılgan yapısal zayıflıklarının birleşimiyle ortaya çıkmıştır.

Arap Baharı'nın vaat ettiği "yaza" (demokrasi ve istikrarlı reform) dönüşememesinin ve kısa sürede şiddet, iç savaş veya otoriterliğin geri dönüşüyle sonuçlanmasının gerekçesi, sosyolojik taleplerin ötesinde yatan çok katmanlı yapısal ve bölgesel dinamiklere dayanır.

   I. Kurumsal ve Yapısal Zayıflıklar

Hareketin başarısızlığının en önemli nedeni, devrilen rejimlerin ardında sağlıklı bir siyasi yapının olmamasıydı.

1. Kurum Yerine Kişisel Otorite

Devrilen rejimler (Mısır, Suriye, Libya, Yemen), devlet kurumlarının gücüne değil, liderin (Mübarek, Kaddafi) kişisel otoritesine, istihbarat teşkilatlarına ve Orduya dayanıyordu. Lider gittiğinde, devlet yapısı hızla dağıldı (Libya, Yemen) veya Ordu (Mısır) siyasi boşluğu doldurarak yönetimi ele geçirdi.

2. Siyasi ve Etnik Parçalanma

Özellikle Suriye, Libya ve Yemen'de, otorite boşluğu hemen etnik, kabile ve mezhep temelli derin fay hatlarını harekete geçirdi. Bu ülkelerde ulusal kimlik yerine alt kimlikler ön plana çıktı.

Örneğin, Libya'da kabile milisleri arasındaki, Suriye'de ise Alevi rejimi ile Sünni muhalefet arasındaki eski gerilimler, siyasi müzakere yerine silahlı çatışmaya yol açtı.

3. Sivil Toplumun Zayıflığı

Tunus hariç, diğer ülkelerde demokrasiyi inşa edebilecek, farklı grupları bir araya getirebilecek köklü ve güçlü sivil toplum örgütleri ve demokratik parti gelenekleri yoktu. Protestoları organize eden genç aktivistler, siyasi iktidarı yönetecek deneyime ve yapıya sahip değildi.


  II. Muhalefetin Örgütlenme Sorunları

Demokrasi talebini dile getiren gruplar, devrim sonrası döneme hazırlıksız yakalandı.

1. İslamcı ve Laik Ayrımı

Hareketin ilk kıvılcımını atan laik, kentli ve liberal gençlik grupları, iktidarı alma konusunda organize olamadı. Buna karşılık, Müslüman Kardeşler gibi Siyasal İslamcı gruplar, on yıllardır süren yeraltı faaliyetleri sayesinde hazır ve disiplinli bir örgütlenme ağına (taban, finans ve yerel temsilciler) sahipti.

  • İslamcıların bu hızlı siyasi yükselişi, hem ordunun (Mısır) hem de laik kesimin tepkisini çekti ve karşı devrimin zeminini hazırladı.

2. Silahlanma ve Şiddet Sınırının Aşılması

Suriye ve Libya'da, rejimlerin protestolara karşı sert ve kanlı bir tepki göstermesi, muhalefeti de hızla silahlı mücadeleye yöneltti. Silahlı çatışmaya geçiş, süreci demokratikleşme yolundan iç savaş yoluna kesin olarak saptırdı.


⚔️ III. Bölgesel ve Dış Müdahale (Karşı Devrim Cephesi)

Arap Baharı'nın sönümlenmesindeki en kritik etken, bölgedeki bazı devletlerin aktif olarak devrimleri durdurma çabasıydı.

1. Körfez Ülkelerinin Rolü

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi monarşiler, kendi rejimlerine sıçraması muhtemel olan bu hareketleri varoluşsal bir tehdit olarak gördüler.

  • Bu ülkeler, Mısır'daki askeri darbeye (2013) milyarlarca dolar akıtarak darbeyi finansal olarak destekledi.
  • Bahreyn'deki Şii çoğunluğun protestoları, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) güçlerinin doğrudan askeri müdahalesiyle bastırıldı.

2. Uluslararası Tutarsızlık

Batılı güçler, isyanlara karşı tutarsız bir yaklaşım sergiledi:

  • Libya: NATO müdahalesi rejimi devirdi, ancak sonrasında istikrarı sağlama ve devlet inşa etme sorumluluğunu üstlenmedi, ülkeyi kaosa terk etti.
  • Suriye: Batı, Esad rejimine karşı sert bir retorik kullandı ancak askeri müdahale konusunda kararlı bir adım atmadı. Bu durum, Rusya ve İran gibi Esad destekçisi güçlerin devreye girmesine ve iç savaşın derinleşmesine neden oldu.

Bu faktörlerin tamamı birleşerek, Arap Baharı'nın getirdiği büyük iyimserlik dalgasının, istikrarsızlık, otoriterliğin geri dönüşü ve bölgesel vekalet savaşları ile sonuçlanmasına neden olmuştur.

 1. Küresel Güçlerin Tutumu (ABD, AB, Rusya)

Bu güçler genellikle Tunus ve Mısır'daki ilk aşamalarda "demokrasi" retoriğini benimserken, süreç iç savaşa dönüştükçe stratejik çıkarlara ve istikrara odaklandı.

        A. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)

ABD'nin tutumu, tutarsızlık ve kararsızlık ile karakterize edildi.

  • İlke ve Gerçekçilik İkilemi: ABD, başlangıçta demokrasi ve insan hakları ilkelerine bağlılık göstererek, Mübarek gibi uzun süredir müttefiki olan liderlerin iktidarı bırakması yönünde (Mısır ve Tunus'ta) baskı yaptı.
  • Stratejik Çekinceler: Ancak süreç Libya ve Suriye'de askeri çatışmaya dönüştüğünde, Irak ve Afganistan'taki tecrübeleri nedeniyle doğrudan askeri müdahaleye girmekte isteksiz davrandı (Libya hariç).
  • Suriye: ABD, Esad rejiminin gitmesini savundu ancak askeri müdahaleden kaçındı. Bu durum, Rusya ve İran'ın Esad'a desteğini artırmasına olanak tanıyan bir boşluk yarattı.
  • Mısır Darbesi (2013): ABD, Müslüman Kardeşler'den yana olan Mursi'nin devrilmesini kınamakta isteksiz davrandı ve Sisi yönetimindeki orduyla ilişkileri sürdürdü; bu da pragmatizmin ilkelere ağır bastığını gösterdi.

       B. Rusya Federasyonu

Rusya, Arap Baharı'nı Batı'nın rejimi değiştirme operasyonu olarak gördü ve süreci kendi nüfuzunu koruma ve Batı'nın etkisini sınırlama fırsatı olarak değerlendirdi.

  • Suriye Desteği: Rusya, Tartus'taki tek Akdeniz deniz üssünü kaybetmemek ve ABD gücüne karşı denge kurmak için Beşar Esad'a tam destek verdi. Rusya, BM Güvenlik Konseyi'nde Suriye'ye yönelik her türlü yaptırım veya müdahale kararını veto etti.
  • Askeri Müdahale (2015): Rusya, 2015'te Suriye'ye doğrudan askeri müdahalede bulunarak Esad rejiminin yıkılmasını engelledi ve bölgede kilit bir güç haline geldi.

C. Avrupa Birliği (AB)

AB, Tunus'ta demokratik geçişi desteklerken, Libya ve Suriye krizlerinde güvenlik ve göç endişeleriyle hareket etti.

  • Libya Müdahalesi: Başlangıçta Fransa ve İngiltere, Libya'daki Kaddafi rejimine karşı NATO müdahalesini savunan ana güçlerdendi.
  • Göç Odaklı Politika: Suriye ve Libya'daki iç savaşlar derinleştikçe, AB'nin önceliği insan haklarından ziyade mülteci akınını durduracak sınır güvenliğine kaydı.

  2. Bölgesel Güçlerin Tutumu

Bölgesel güçlerin çatışmadaki tutumu, Arap Baharı'nın "sönümlenmesinde" küresel güçlerden daha belirleyici oldu.

      A. Körfez Monarşileri (Suudi Arabistan ve BAE)

Bu ülkeler, Arap Baharı'nı kendi otokrasilerine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak algıladı ve Karşı Devrim Cephesi'ni kurdu.

  • Müdahale ve Finansman: Mısır'da Mursi'nin devrilmesini (2013) ve sonrasında Sisi'nin iktidara gelmesini mali ve siyasi olarak desteklediler. Bahreyn'deki protestoları doğrudan askeri müdahale ile bastırdılar.
  • İdeolojik Çatışma: Özellikle Müslüman Kardeşler'in yükselişini (demokratik süreçle iktidara gelmeleri) büyük bir tehlike olarak gördüler ve bu gruplara karşı aktif mücadele başlattılar.

       B. İran

İran, bu hareketleri başlangıçta "İslami Uyanış" olarak adlandırarak kendi ideolojik çizgisinde yorumlamaya çalıştı.

  • Çifte Standart: İran, Mısır, Tunus ve Bahreyn'deki protestoları desteklerken, kendi stratejik müttefiki olan Suriye'deki Esad rejimine karşı çıkan protestoları terörist isyan olarak nitelendirdi.
  • Nüfuz Hattını Koruma: İran, Suriye'yi, Lübnan'daki Hizbullah'a uzanan "Direniş Ekseni" için hayati bir köprü olarak gördü ve rejim ayakta kalsın diye doğrudan askeri danışmanlar ve vekil milisler (Hizbullah, Iraklı Şii milisler) gönderdi.

   C. Türkiye

Türkiye, başlangıçta Arap Baharı'nı kendi modelinin bölgeye yayılması için bir fırsat olarak gördü.

  • Destek: Türkiye, Mısır'da ve Tunus'ta iktidara gelen Müslüman Kardeşler bağlantılı partileri destekledi.
  • Suriye'deki Dönüşüm: Türkiye, Esad rejiminin halkına yönelik şiddetini kınadıktan sonra, rejimin devrilmesi gerektiğini savundu ve muhaliflere siyasi ve lojistik destek sağlayarak Suriye iç savaşına aktif olarak dahil oldu. Mısır'da 2013 darbesinden sonra ise bu ülkeyle ilişkileri uzun süre kesildi.

Sonuç olarak, Arap Baharı, büyük güçler için yeni bir Soğuk Savaş dönemi ve vekalet savaşı alanı haline gelmiş, her gücün eylemi, kendi uzun vadeli jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını maksimize etmeye odaklanmıştır.

Arap Baharı'nın hedefi olan ülkelerin yönetimlerinin tutumu, büyük ölçüde rejimin yapısal gücüne, liderin kişisel meşruiyetine ve ordunun sadakatine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterdi.

Temelde üç ana tepki kategorisi oluştu:



Tunus'daki durum giderek değişiyor:

Demokratik Durum Değerlendirmesi

  • Siyasi Haklar ve Seçimler: Serbest ve adil seçimler sona erdi. 2024 seçimleri, muhalefetin dışlanması ve düşük katılım nedeniyle "seçimsel otoriterlik" örneği. Parlamentonun rolü sembolik; Said, kararları "halk iradesi" diye yasallaştırıyor.
  • Yargı ve Medya: Said, yargı konseyini feshetti; muhalifler "terör" suçlamalarıyla yargılanıyor. Medya sansürü arttı; gazeteciler hapsediliyor. Human Rights Watch: "Keyfi tutuklamalar baskının temeli."
  • Sivil Toplum: Protestolar (örneğin, Gen Z'nin sosyal medya odaklı eylemleri) devam ediyor, ama polis şiddetiyle bastırılıyor. Muhalefet (Ulusal Kurtuluş Cephesi) kitlesel gösteri çağrısı yaptı (Aralık 2025).
  • Ekonomik ve Sosyal Boyut: İşsizlik %16, enflasyon %8; IMF yardımı reddedildi. Göçmen karşıtı söylem (Afrika kökenliler "komplo" diye suçlandı) popülist destek sağlıyor, ama yoksulluğu derinleştiriyor.

Gilbert Achcar'ın Halk İstiyor: Arap İsyanı Üzerine Radikal Bir İnceleme adlı eseri, Arap ayaklanmasının (İsyan) kökenlerini ve dinamiklerini derinlemesine inceleyen radikal bir bakış açısı sunar. Achcar, Arap isyanını basitçe siyasi despotizmin ya da küresel krizin bir sonucu olarak görmez; aksine, bu isyanı "toplumsal devrim çağı" olarak nitelendirir ve temelinde bölgedeki ekonomik gelişmeyi engelleyen yapısal çelişkiler olduğunu öne sürer. Bu yapısal ekonomik kökenler, kitabın Birinci Bölümü'nde "Zincire Vurulmuş Gelişme" başlığı altında incelenmektedir.

Achcar, analizini Karl Marx'ın devrim teorisine dayandırır: Toplumsal devrimler, maddi üretici güçlerin gelişmesi, mevcut üretim ilişkileriyle çatışmaya girdiğinde başlar ve bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişme biçimlerinden onların zincirlerine dönüşür. Achcar, Arap ülkelerindeki krizin, üretici güçlerin gelişmesini sekteye uğratan bir tıkanmanın (bottleneck) sebep olduğu bir "toplumsal devrim çağı" olup olmadığını sorgular ve bu tıkanıklığın bölgeye özgü olduğunu savunur.

Achcar'a göre Arap isyanının yapısal ekonomik kökenlerini oluşturan bu zincirleme, üç temel ekonomik gerçeğin bileşiminden kaynaklanmaktadır:

1. Gelişmede Tıkanma ve Yatırım Sorunu

Arap ülkeleri (Ortadoğu ve Kuzey Afrika - MENA) bölgesi, Üçüncü Dünya olarak adlandırılan bölgeler arasında en şiddetli gelişme krizlerinden biriyle karşı karşıyadır.

Zayıf Büyüme Oranları: MENA ülkelerinde kişi başına düşen Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) büyüme oranı, 1970 ile 1990 arasındaki iki on yılda ortalama olarak sıfırın bile altında kalmıştır. Bunu takip eden 1990–2010 döneminde ise bu oran, gelişmekte olan ülkelerdeki ortalama artış oranının yüzde 50 altındadır.

Yatırım Eksikliği: Bu düşük büyüme oranları, GSYH'deki gayri safi sabit sermaye oluşumundaki (yatırımlardaki) düşüşle paralellik gösterir. 1985'ten bu yana MENA ülkelerinde sabit yatırım oranı sürekli olarak GSYH'nin yüzde 24'ünün altında kalmıştır.

Özel Sektörün Başarısızlığı: 1970'lerden itibaren uygulanan infitah (ekonomik liberalleşme) politikaları ve neoliberal model, kamu yatırımlarındaki önemli düşüşe yol açmıştır. Ancak MENA ülkelerinde (Körfez İşbirliği Konseyi - KİK hariç) özel sektör yatırımları, kamu sektöründen çekilen bu yatırımları dengelemekte başarısız olmuş ve durağan bir seyir izlemiştir. Bu durum, Arap elitlerinin yerel ya da bölgesel düzeyde yatırım yapmaktaki başarısızlığını gözler önüne serer.

2. Yoksulluk ve Eşitsizlik

Achcar, Arap bölgesindeki toplumsal durumu yoksulluk, eşitsizlik ve güvencesizlik olarak özetler.

Yaygın Yoksulluk: Achcar, uluslararası kurumların belirlediği aşırı yoksulluk sınırlarının (örneğin günde 1,25 dolar) altındaki nüfus oranının diğer gelişmekte olan bölgelere göre düşük olduğunu kabul etse de, daha yüksek ulusal yoksulluk sınırları kullanıldığında (günde 2,43 ila 2,70 dolar PPP), yoksulluk oranının çok daha yüksek çıktığını belirtir (örneğin Ürdün'de %11,3, Tunus'ta %23,8, Mısır'da %40,9).

Görünür Eşitsizlik: Gini katsayıları bölgedeki eşitsizliği ortalama gösterse de, Achcar bu rakamların güvenilirliğini sorgular. Özellikle varlık dağılımındaki eşitsizliğin çok daha kötüleştiğini, yoksul kitlelerin lüks ve aşırı tüketimle karşı karşıya kalmasının yoksulluğu daha da çekilmez kıldığını belirtir.

3. Güvencesizlik ve Bouazizi Sendromu

Achcar, güvencesizliği (precarity) enformel emek ilişkileri, işsizlik ve düşük istihdamın bir bileşimi olarak tanımlar. Tunus'ta kendini yakan Mohamed Bouazizi, bu sendromun trajik bir sembolü haline gelmiştir.

Yüksek İşsizlik Oranları: MENA ülkeleri, gelişmekte olan diğer bölgelerden çok daha yüksek işsizlik oranlarına sahiptir. 2010 rakamlarına göre, Arap ülkeleri içinde işsizlerin yüzde 97,8'i hiçbir işsizlik ödeneğinden faydalanamıyordu.

Eğitimli İşsizliği: İşsizliğin en ayırt edici özelliği, yükseköğrenimini tamamlamış nüfus arasındaki yüksek yüzdedir. Bu durum, Achcar'a göre, üniversite öğrencilerinin niteliklerinin yanlış olmasıyla ilgili bir "uyuşmazlık" meselesi değil; ekonominin, mezunların talep ettiği resmi ve iyi işleri sunacak kapasitede olmamasıdır. Bu durum, Tunus ve Mısır gibi ülkeleri Arap rejimleri zincirinin "zayıf halkaları" haline getiren ana etmendir.

Yapısal Zincir: Kapitalizmin Bölgesel Varyantı

Achcar, Arap gelişmesini zincire vuran esas sorunun, kapitalist üretim tarzının bölgeye has işleyiş biçimlerinden kaynaklandığını savunur. Bu işleyiş biçimi, küresel kapitalizmin genel bir tıkanıklığı değil, bölgesel düzeyde özel etmenlerin bir sonucudur.

1. Rantiye ve Patrimonyal Devlet: Arap devletlerinin gelirlerinin çoğu, rantlardan (özellikle petrol ve gazdan) elde edilir. Bu rant, devlete halkından ekonomik bağımsızlık sağlar ve hükümetleri vergiye dayalı temsiliyet rejimlerine uyum sağlamaktan alıkoyar. Bu durum, patrimonyalizm (devletin yönetenler tarafından özel mülk gibi sahiplenilmesi) eğilimini şiddetlendirir ve yönetici ailelerin/kabilenin ekonomik iktidarı tekelleştirmesine yol açar.

2. Siyasi Olarak Belirlenmiş Kapitalizm (Ahbap-Çavuş Kapitalizmi): Patrimonyal rejimlerde hukuk kurallarının keyfiyeti, rüşvet ve siyasi otoritenin keyfi kararları, uzun vadeli ve riskli sabit sermaye yatırımlarını engeller. Bunun yerine, spekülatif ticaret kapitalizmi ve kısa vadeli kar arayışları (inşaat, gayrimenkul ve ticari hizmetler gibi rant odaklı sektörler) hakim olur.

Sonuç olarak, Gilbert Achcar'ın radikal incelemesi, Arap isyanının patlamasının kaçınılmazlığını, siyasi despotizm ile neoliberalizmden ilham alan yozlaşmış rantiye kapitalizminin birleşimiyle açıklanan derin yapısal ekonomik krizin ve bu krizin yarattığı toplumsal güvencesizliğin bir sonucu olduğunu ileri sürer. Bu "Zincire Vurulmuş Gelişme", bölgenin kalkınma potansiyelini kısıtlamış ve isyanın nesnel koşullarını hazırlamıştır

 



Hamid Dabaşi'nin Arap Baharı - Postkolonyalizmin Sonu adlı eseri, Arap ayaklanmalarının temelinde yatan olayın yalnızca siyasi tiranlığın yıkılması değil, aynı zamanda epistemik bir dönüşüm olduğunu, yani bölgeye dair eski bilgi rejiminin (regime du savoir) sona erdiğini savunur. Dabaşi'ye göre Arap Baharı, iki yüzyılı aşkın süredir bölgenin toplumsal ve siyasal kültürünü tanımlayan postkolonyal ideolojik yapılanmaların sonunu işaret eden çığır açıcı bir tarihsel andır.

Bu epistemik dönüşümün kökenleri ve sonuçları, Achcar'ın radikal incelemesi bağlamında, mevcut düzenin yıkılması talebinin (El-Şa'ib Yurid İskat El-Nizam) siyasal olduğu kadar entelektüel de olduğu gerçeği üzerinden tartışılmaktadır.

İşte kaynaklarda belirtilen Epistemik Dönüşüm ve Yeni Bilgi Rejimi hakkındaki temel argümanlar:

1. Eski Bilgi Rejimi ve Postkolonyal Tıkanıklık

Dabaşi, Arap Baharından önceki dönemi tanımlayan eski bilgi rejiminin, Avrupa sömürgeciliği tarafından yaratılan ve miras bırakılan coğrafi ve kavramsal bir kurgu olduğunu belirtir.

İkiliğin Çöküşü: Mevcut bilgi rejimi, "Batı ve Diğerleri" ikiliği, özellikle de "İslam ve Batı" sanrısı etrafında dönüyordu. Dabaşi, artık Batı'nın, Doğu'nun, Oryantal'in, kolonyal'in ya da postkolonyal'in kalmadığını öne sürer, zira bu devasa yanılsama gözler önünde yok olmaktadır.

İdeolojik Tüketim: Postkolonyal ideolojiler (antikolonyal milliyetçilik, Üçüncü Dünya sosyalizmi, militan İslamcılık) Avrupa kolonyalizmine karşı bir tepki olarak doğmuş, ancak paradoksal olarak bu mücadeleci etkileşim içinde kendi epistemik koşullarını tüketmiştir. İslamcılığın bir ideoloji olarak sona erişi, onu diyalektik olarak üreten Batı'nın çöküşüyle çakışır.

Bilgi Üretiminin İktidarla İlişkisi: Oryantalizm ve Antropoloji gibi disiplinler, Avrupa iktidarının yayılımının bir parçası olarak ortaya çıktı ve Avrupalı olmayanları Batının ahlaki açıdan ürkütücü aksine göre inşa etti. Bu eski bilgi rejimi, Arap ve Müslüman dünyasını yapısal olarak geri ve beceriksiz toplumlar olarak kurgulamaya çabaladı.

2. Devrimin Epistemik Talebi

Arap Baharı, bu köhneleşmiş sisteme karşı bir saldırıdır. "Halk Düzenin Devrilmesini İstiyor" (El-Şa'ib Yurid İskat El-Nizam) sloganı, sadece siyasi yönetimin değil, aynı zamanda bizi kuşatan ve olayları görmemizi engelleyen bilgi üretim kipinin de yıkılmasını talep eder.

Post-İdeolojik Dönüşüm: Ayaklanmaların post-ideolojik olması, kolonyalitenin belirlediği ideolojilerin sona ermesi anlamına gelir. Artık ideolojik bir çatışma yerine, yurttaşlık hakları hareketlerine ve toplumsal moderniteye bütüncül bir dönüş söz konusudur.

Kozmopolit Dünyeviliğin Geri Kazanımı: Epistemik dönüşümün merkezinde, kozmopolit dünyeviliğin (kozmopolit dünyevilik) yeniden tesisi yer alır. Bu, İslam ve Batı ikiliğinden önce de var olan, ancak kolonyal hegemonya ile ezilmiş ve gizlenmiş gerçek dünyevi deneyimlerin geri getirilmesidir.

Yeni Bir Dilin Keşfi: Bu dönüşüm, eski kategorilerin (İslamcı/seküler, Doğulu/Batılı) ötesine geçen yeni bir isyan dilinin ortaya çıkışını gerektirir. Bu yeni dil, coşkulu ve dünyevi bir dildir, hürriyet, toplumsal adalet ve haysiyet (Hurriya, Adale İçtima'iya, Karama) gibi temel ahlaki değerlere odaklanır ve herhangi bir dogmaya indirgenemez.

Estetik Akıl: Bu epistemik değişim, kamusal aklın kolonyal olarak gasp edilmesinin etrafından dolanıp önüne geçen bir estetik aklı işe koşarak gerçekleşir. Sanatın (edebiyat, film, şiir) ortaya koyduğu bu estetik akıl, ideolojik düşüncenin ötesinde işler ve toplumsal moderniteyi mümkün kılar.

3. Küresel Bağlam ve Sonuçlar

Dabaşi, bu epistemik dönüşümün Arap dünyasıyla sınırlı olmadığını, küresel güç dengelerini de sarstığını vurgular.

Merkezin Kaybı: Arap Baharı, dünyanın artık bir merkezi olmadığı gerçeğini ortaya koyar. ABD, AB ve İsrail gibi "kıymeti kendinden menkul süpergüçlerin varsaydıkları dünya ayaklarının altından kayıp gidiyor".

Oryantalizmin İşlevsizliği: Eski Oryantalist klişeler, bu olayların olağanüstü niteliğini anlamlandırma kapasitesinden yoksundur. Gazeteciler, analistler ve Oryantalistler, bu devrimleri kendi bilgi birikimlerine indirgeyerek gerçeği çarpıtmaya çalışıyorlar. Ancak, halk artık kendi kendini temsil etmeye muktedirdir ve bu yeni bilgi kipleri (El Cezire, Cedeliye, sosyal medya) sayesinde geleneksel Batı medyasının otoritesi kalmamıştır.

Tarihsel Amillik: Bu dönüşüm, Arapların ve Müslümanların, kendilerine dayatılan "Doğulu" ve "Diğerleri" gibi edilgen rollerden sıyrılıp, kendi tarihlerinin etkin amilleri haline geldikleri anı simgeler.

Dabaşi'nin Arap Baharı - Postkolonyalizmin Sonu incelemesi, Arap ayaklanmalarını, üretici güçlerin maddi tıkanıklığının yanı sıra, iki yüzyıllık sömürgeci tahayyülün epistemik tıkanıklığına karşı verilen bir savaş olarak konumlandırır. Bu savaşın kazanılması, eski bilgi rejiminin toptan yıkımını ve yerine, özgürlük ve haysiyet üzerine kurulu, kozmopolit bir dünyeviliği temel alan yeni bir serbestleşme coğrafyasının kurulmasını gerektirmektedir.

Bu epistemik dönüşüm, bir harita çizer gibidir; ancak harita, geçmişin coğrafi ve ideolojik sınırlarına göre değil, "haysiyet" ve "adalet" gibi ahlaki itkilerin belirlediği, henüz adı konmamış yeni bir dünyaya doğru çizilmektedir. Bu, bir yazboz tahtası gibi, eski figürlerin (Batı, Doğulu, İslamcı) parçalarının yeni bir bütün oluşturduğu, sürekli değişen, ucu açık bir süreçtir.


Dabaşi bu metni 2012 gibi sürecin en sıcak zamanında yazdı. 

Dabashi Ne Kadar Gerçekçi?

Dabashi’nin tezi, siyasi bir analizden ziyade entelektüel bir kehanet gibiydi. Arap Baharı'nın ruhunundaki değişimi doğru okudu (insanlar artık eski masallara inanmıyor), ancak maddi gücün (silahlar, petrol, istihbarat servisleri) ne kadar dirençli olduğunu küçümsedi.

Dabashi’nin çizdiği harita henüz yeryüzünde karşılığını bulamadı, ancak Arap gençliğinin zihninde bir kez çizildiği için artık tamamen silinmesi de mümkün görünmüyor.

Not: Burada yaptığım alıntılar konunun farklı bakış açılarına değiniyor. Zaman kendi akışı içinde sürecin nasıl evrileceğini belirleyecek. B.Berksan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder