I.Dünya Savaşı Arap İsyanı

I. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Arap İsyanı (1916-1918), modern Ortadoğu'nun sınırlarını ve siyasi yapısını belirleyen, çelişkili vaatler üzerine kurulu karmaşık bir süreci anlamak demektir.

Hüseyin bin Ali, 1853’de İstanbul’da doğmuştu. Yarı Çerkez, yarı Arap olan ailesinin Haşimilerin Aoun kabilesiyle bağlantısı nedeniyle peygamberin 37. kuşaktan ardılı olduğundan önemli bir kişiydi.  Bu kutsal soy iddiası olan rakip Aoun ve Zaid kabilelerinin yaklaşık 800 mensubu vardı. Çeşitli zamanlarda bir kabile ya da diğeri üstün duruma geçiyor ve Mekke Emiri ya da Büyük Şerifi unvanını eline geçiriyordu. 1880-1890’lı yıllarda Zaid kabilesi baskın durumdaydı. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Hüseyin 60 yaşında olmasına karşın, siyah giysileri, türbanı ve neredeyse kar beyazı sakalıyla göz alıcı bir insandı. Arap isyanında kilit rol oynayacak olan İngiliz subayı T. E. Lawrence onu "neredeyse zayıf görünecek kadar temiz ve kibardı ama-bu görüntü kurnaz bir siyaseti, derin bir hırsı ve Araplarda pek sık görülmeyen bir sağduyuyu, güçlü bir karakteri ve inatçılığı gizliyordu" biçiminde tanımlayacaktı.

Gençlik yılları gizemli bir örtünün altındaydı. Haşimi ailesinin önde gelen bir oğlu olarak 1892/1893-1908 arasında on beş yıl padişahın zorunlu konuğu olduğunu biliyoruz. Eğer böyle tanımlanabilirse, zorunlu ikameti son derece rahattı. Bir Şerife kötü davranmakla suçlanmak istemeyen padişah Hüseyin’i, karısını ve Ali (1879-1935), Abdullah (1880-1951), Faysal (1883- 1933) ve Zeid (1898-1970) adlı dört oğlunu İstanbul Boğazı kıyısında bir yalıya yerleştirmişti.

..

1908 yılında Hüseyin, Şerif konumuna getirildi ve Hicaz’a geri döndü. Ne var ki, geri dönünce hedefini yükselttiğinin, Osmanlı padişahı yerine kendisinin halife olması gerektiğini düşündüğünün bazı kanıtları bulunuyor. Oğlu Abdullah anılarında Hüseyin’in Osmanlı’ya sadık olduğunu ve yalnızca İttihat ve Terakki’nin laiklik reformlarına karşı çıktığını anlatıyor.

..

Bu arada Osmanlı ve Türk denetiminin Hicaz üzerindeki etkisi azalmak yerine gelişiyordu. 19. yüzyılın sonunda telgraf hatları başkenti Hicaz’a bağladığı gibi, 1908 yılına gelindiğinde Hicaz demiryolunun tamamlanması Şam’ı, Medine ve diğer Kutsal Kentlere bağlayarak iletişimde devrim yaratmıştı.

Buradaki Arap İsyanı neredeyse yalnızca ayrıcalıkları ve özerklikleri tehdit altında gören ve kendilerini seçkin kabul eden Haşimilerle, modern, merkezi bir devlet yaratmak isteyen Osmanlılar arasındaki güç çatışmalarından çıkmıştı. Eğer Osmanlılar Hüseyin’i idare etmekte daha yetenekli davranmış olsalardı, onlara karşı bir ayaklanmayı başlatmazdı.

Modern Ortadoğu’nun Kuruluşu, T.G.Fraser, Andrew Mango, Robert McNamara, Remzi Kitabevi, 2011

Şerif Hüseyin, isyanı başlatmadan önceki tutumunda, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı duyduğu bağımsızlık arayışını gizlerken, kendi konumunu güçlendirmeye ve uluslararası destek arayışına odaklanan ikili bir politika izledi.

İşte isyan başlayana kadar izlediği tutumun aşamaları:


🕋 Hicaz Emiri Olarak İkili Tutum

Şerif Hüseyin, 1908'de II. Abdülhamid tarafından Mekke Emiri olarak atanmış, ancak İttihat ve Terakki Hükümeti'nin merkezîyetçi politikalarına karşı giderek artan bir rahatsızlık duymuştur.

1.  Osmanlı'ya Karşı Dış Görünüş (İtaat)

  • Hilafete Bağlılık: I. Dünya Savaşı başladığında, Osmanlı Devleti'nin Cihat ilanına (1914) resmen destek verdi. Mekke Emiri ve Hicaz'ın koruyucusu olarak, dışarıdan bakıldığında Osmanlı'ya tam bağlılık gösteren bir pozisyondaydı.
  • Askeri Katılım: Osmanlı'nın Süveyş Kanalı'na yaptığı saldırılara sembolik olarak asker göndermeyi kabul etti. Bu, İstanbul'daki otoritenin şüphesini çekmemek ve kendi bölgesindeki Osmanlı askeri varlığının artmasını önlemek içindi.
  • Gizli Muhalefet: Hüseyin, İttihatçıların Arap topraklarındaki yönetim merkezîyetçiliğinden ve kendi geleneksel otoritesini kısıtlamasından rahatsızdı. Bu, onun isyan için zemin hazırlamasının temel motivasyonuydu.

2.  Bağımsızlık İçin Uluslararası Görüşmeler (Gizlilik)

Hüseyin'in asıl tutumu, savaşın Osmanlı'ya karşı bir fırsat yarattığını görmesiyle ortaya çıktı:

  • İngiliz Teması: 1915 yılı ortalarından itibaren, İngilizlerin Mısır'daki Yüksek Komiseri Sir Henry McMahon ile gizli yazışmalara başladı (Hüseyin-McMahon Yazışmaları).
  • Bağımsızlık Şartı: Bu yazışmalarda açıkça, Osmanlı'ya karşı bir isyan başlatmasının tek şartının, Fırat'ın doğusu, Suriye, Irak, Hicaz ve Ürdün'ü kapsayan bağımsız bir Arap devletinin kurulacağına dair İngiliz güvencesi olduğunu belirtti.
  • Pozisyonunu Güçlendirme: Hüseyin, Osmanlı'nın zayıf anını yakalamak için İngilizlerle pazarlık yaptı. Amacı, sadece isyan çıkarmak değil, bu isyanı meşrulaştıracak ve bağımsızlığını garantileyecek büyük bir gücün (İngiltere'nin) taahhüdünü almaktı.

Özetle, Şerif Hüseyin, isyanı başlatana kadar geçen yaklaşık bir buçuk yıllık süreçte, Osmanlı'nın gözünde sadık bir tebaa rolünü oynarken, perde arkasında İngiltere'den Arap kralı olarak tanınma ve büyük bir Arap devleti kurma garantisini koparmaya çalışmıştır. Bu ikili tutum, ona hem siyasi zaman kazandırmış hem de isyan için gereken dış desteği sağlamıştır.






Arap İsyanı Osmanlı İmparatorluğu'na karşı bir halk ayaklanması değildi. Daha çok Arabistan'da aşiretlerden alınan vergilere dayanan ve Haşimi ailesinin hakimiyetinde sınırlı bir girişimdi. Ancak Arapların isyanın nihai zaferini (1918'de Şam'ın alınması) alkışladığı ve bunun Arapların bağımsız bir devlet iddialarının temellerini oluşturduğu da kuşkusuzdur. Arap İsyanı'nın Şam'a giden yolu Hicaz'dan başlayıp, Akabe liman şehrinden (1917'de alınmıştı) ve sonra da 1918 nihai taarruzunda General Allenby'nin sağ kanadından geçmişti. Şerif Hüseyin'in aşiret güçlerine oğlu Emir Faysal kumanda ediyor ve kendisine bir grup Iraklı eski Osmanlı subayı ile aralarında T.E. Lawrence'ın da bulunduğu İngiliz askeri danışmanlar yardımcı oluyordu. Faysal genelde Osmanlılarla yüz yüze çarpışmaktan kaçınıyor, daha çok düşmanın iletişim ve ikmal hatlarına saldırmayı tercih ediyordu. 1 Ekim 1918'de askerleriyle Şam'a girmesi, Arapların savaş çabalarının sonunun geldiğine işaret etmekteydi. 

Modern Ortadoğu Tarihi, William L. Cleveland, Agora Kitaplığı, 2008

Savaş sırasında diğer Arap unsurlarının tututmu

I. Dünya Savaşı sırasında Arap İsyanı (Şerif Hüseyin liderliğinde) patlak verdiğinde, Arap coğrafyasındaki diğer unsurların ve grupların tutumu tek tip değildi. Aksine, Osmanlı'ya karşı sadakat, pasif muhalefet ve aktif işbirliği arasında değişen karmaşık ve parçalı bir tablo ortaya çıktı.

Arap unsurlarının tutumunu belirleyen temel faktörler şunlardı: Bölgesel Liderlik (Aşiret reisleri), Dini Eğilimler ve Merkezîyetçilik Korkusu.


Sonuç

Arap coğrafyasındaki bu dağınık tutum, isyanın yalnızca Şerif Hüseyin'in Hicaz'daki gücüyle sınırlı kaldığını gösterir. Diğer Arap unsurları, isyana katılımı ortak bir ulusal ideal (Şerif Hüseyin'in talep ettiği gibi) üzerinden değil, kendi yerel ve kişisel çıkar hesapları üzerinden değerlendirdiler. Bu da, I. Dünya Savaşı sonrasında Arap devletlerinin neden parçalı ve zayıf kaldığının temel nedenlerinden biridir.

İsyana katılan Şerif güçlerinin gücü, kayıpları, önde gelen subayları

Şerif Hüseyin'in isyanı başlatan kuvvetleri, savaşın ilerleyen dönemlerinde İngiliz ve Fransız desteğiyle sayıca ve teçhizatça büyümüş, ancak düzenli ordu yerine daha çok düzensiz kabile milislerinden oluşmuştur. Bu güçler, iki farklı yapıya sahipti.

Arap İsyanına Sağlanan İngiliz Desteği

1. Parasal Destek (Sübvansiyonlar)

İsyanın finansmanı tamamen İngilizlere dayanıyordu. Şerif Hüseyin'in kendi gelirleri, böyle büyük bir ayaklanmayı finanse etmeye yetmezdi.

  • Şerif Hüseyin'e Ödemeler: İngilizler, isyanın başlamasıyla birlikte Şerif Hüseyin'e düzenli ve büyük miktarda altın ödemesi yapmaya başladı. Bu ödemeler, kabile reislerini Osmanlı'ya karşı savaşmaya ikna etmek ve onların sadakatini satın almak için kullanılıyordu.
  • Aşiret Ödemeleri: Arap ordusunun büyük bir kısmı, düzenli maaş veya ücret karşılığı savaşan kabile üyelerinden oluşuyordu. Altın ödemeleri, kabile reislerinin savaşçılarını toplayıp sahada tutabilmelerinin ana kaynağıydı. Bu finansman, isyanın lojistik maliyetlerini (yiyecek, su, deve ve mühimmat) de karşılıyordu.

2. Silah ve Mühimmat Desteği

Arap kuvvetleri, İngiliz ve Fransızlar tarafından sağlanan modern silahlar olmasaydı, Osmanlı birliklerine karşı etkili olamazdı.

  • Hafif Silahlar: Binlerce tüfek, topçu birlikleri için hafif toplar ve makineli tüfekler temin edildi.
  • Patlayıcılar: T.E. Lawrence'ın danışmanlığı altında, Hicaz Demiryolu'nun sabote edilmesi için büyük miktarda dinamit ve patlayıcı sağlandı. Demiryolunun işlemez hale getirilmesi, isyanın ana stratejik başarısıydı.
  • Lojistik Malzeme: Askeri kıyafet, yiyecek, ilaç ve haberleşme ekipmanları da deniz yoluyla ve sonradan Akabe üzerinden ulaştırıldı.

3. Askeri ve Lojistik Destek

  • Askeri Danışmanlar (T.E. Lawrence gibi): İngiliz (ve az sayıda Fransız) subay ve danışmanlar, doğrudan savaşmak yerine Arap liderlere eğitim, istihbarat ve stratejik planlama konusunda yardımcı oldu. Lawrence, kabile savaşçılarının hareketliliğini en üst düzeye çıkaran gerilla savaşının kilit stratejistiydi.
  • Donanma Desteği: İngiliz Donanması, Kızıldeniz kıyısındaki önemli limanların (Cidde, Rabegh, Akabe) ele geçirilmesine topçu ateşiyle destek verdi. Bu deniz üstünlüğü, Osmanlı'nın kıyı bölgelerini savunmasını neredeyse imkansız hale getirdi.
  • Hava Desteği: Savaşın ilerleyen aşamalarında, İngiliz uçakları Arap kuvvetlerine istihbarat sağladı ve bazı durumlarda Osmanlı hedeflerine karşı keşif ve bombardıman görevleri üstlendi.

Bu kapsamlı destek, Arap İsyanı'nın tamamen İngilizlerin askeri ve politik amaçlarına hizmet eden bir vekil savaş aracı olmasını sağlamıştır.

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder