Ortadoğu'da inançlar ve alt kümeleri, varlık statülerini dinin ontolojik gücünden alır. Çağdaş Ortadoğu'da da inançlar etkisini sürdürmektedir. İnanç, her şeyden önce, kaosu düzenler, bilgiyi sabitler, acıyı ve ölümü anlamlı kılar. Bu kadar bölünmüş, çatışmacı bir ortamda ve modern dünyanın belirsiz kaygan zemininde inançlar kendiliğinden işlev kazanır.
Konunun sosyo ekonomik, din psikolojisi ve sosyolojisi yönünden çözümlemesi bu sayfaların sınırını aşıyor. Ancak inanç haritaları üzerinden yapılacak klişe yorumlar ve genellemlerin yanıltıcı olabileceğini belirtmekle yetinelim. Aynı cennete gitmek için insanların birbirini yoketmek istemesinin başka açıklamaları da olmalı.
Devletin, hukukun, ekonominin güven vermediği bir ortamda, inanç sistemleri ve bunları kontrol eden aktörlerin dünyevi hayatı düzene sokmak için önem kazanmaları anlaşılabilir.
Diğer yandan inançlar, kendi çıkar düzenlerini sürdürmek isteyen güçler için kullanışlı bir araç olarak görülmektedir. Dış aktörler için kendi lehlerineyse, istikrar önemlidir. Onlar inançları bu bağlamda yararlılık kategorileri ile ifade ederler.
B.Berksan
– İslamiyet Öncesi Ortadoğu’da Dini Merkezler ve İnanç Sistemleri
1. Mezopotamya İnançları
- Tanrılar:
Marduk, İştar, Enlil, Nanna
- Merkezler:
Babil, Ur, Nippur
- Özellikler:
Çoktanrılı, tapınak ekonomisi, rahip sınıfı
2. Zerdüştlük (İran Platosu)
- Tanrılar:
Ahura Mazda, Angra Mainyu
- Merkezler:
Persepolis, Ecbatana
- Özellikler:
İkili kozmoloji (iyi–kötü), ateş tapınakları, ahlaki düzen
3. Yahudilik (Levant Bölgesi)
- Tanrı:
Yahve
- Merkezler:
Kudüs (Tapınak), Samiriye
- Özellikler:
Tek tanrılı, peygamberlik geleneği, kutsal metinler
4. Arap Yarımadası İnançları
- Tanrılar:
Hubele, Lat, Menat, Uzza
- Merkezler:
Mekke (Kâbe), Taif
- Özellikler:
Kabilevi tanrılar, putperestlik, hac geleneği
5. Fenike ve Kenan İnançları
- Tanrılar:
Baal, Aştoret, El
- Merkezler:
Sayda, Sur, Biblos
- Özellikler:
Denizci tanrılar, kurban ritüelleri, yazı ve ticaretle yayılım
6. Mısır İnançları (Yeni Krallık Dönemi)
- Tanrılar:
Ra, Osiris, İsis, Amon
- Merkezler:
Teb, Memphis
- Özellikler:
Ölüm sonrası yaşam, firavun–tanrı ilişkisi, tapınak mimarisi
|
İslamiyet, başlangıçta M. S. 7. yüzyılda ortaya çıkışında
Arap olmakla eşanlamlıydı. Ne var ki, Arap topraklarının fethedilmesini
izleyen yüz yıl içinde etnik kimlik ya da milliyet yerine din ‘En Üstün bağ’
biçimini almıştı. Modern Ortadoğu’nun Kuruluşu, T.G.Fraser, Andrew Mango, Robert McNamara, Remzi Kitabevi, 2011 |
Sünni Mezheplerin Coğrafi Dağılımı
Sünni inancın büyük çoğunluğu dört fıkıh mezhebine (hukuk okulu) bağlıdır. Her mezhep, özellikle bölgesel ticaret yolları ve tarihi imparatorlukların etkisiyle belirli coğrafyalarda yoğunlaşmıştır:
Mezhepler Arasındaki Temel Farklar
Bu dört mezhep, inanç (akaid) konusunda tamamen
aynıdır (Ehl-i Sünnet). Farklılıklar, tamamen fıkıh (İslam Hukuku)
alanındadır:
- Kaynaklara
Erişim: Farklı imamlar (Ebu Hanife, Şafii, Malik, İbn Hanbel)
hadisleri değerlendirme, akıl yürütme (rey/kıyas) ve yerel örf ve adetleri
(istihsan/istıslah) hukuka dahil etme yöntemlerinde farklılık
göstermiştir.
- Örnekler:
Hanefilik daha çok kıyas ve akıl yürütmeye (rey) dayanırken;
Şafiilik hadisleri daha sıkı kullanır; Malikilik Medine'nin
yerel örf ve adetlerine (amel-i ehl-i Medine) büyük önem verirken;
Hanbelilik ise metinlerin lafızlarına en çok bağlı olan mezheptir.
Farkların Siyasi Yansıması
Mezhep farklılıkları, Sünni blok içinde doğrudan askeri
çatışmalara yol açmazken, siyasi ittifakları ve kültürel meşruiyeti
dolaylı olarak etkiler:
- Hanbeli/Vahhabi
Otokrasisi (Suudi Arabistan):
- Hanbeli
fıkhının Vahhabi yorumu, Suudi Arabistan'da devlet ideolojisi
haline gelmiştir. Bu, siyasi otoritenin (Suud Hanedanı) meşruiyetini bu
katı dini doktrinle birleştirmesine olanak tanır.
- Bu
durum, Suudi dış politikasının ve bölgesel nüfuz mücadelesinin
ideolojik zeminini oluşturur.
- Hukuki
Meşruiyet:
- Birçok
Arap ülkesinde (özellikle Levant ve Mısır'da) yargı sistemi, Osmanlı
döneminden miras kalan Hanefi ve Şafii fıkıhlarını kullanır. Bu, o
ülkelerin hukuk geleneğini ve kültürel kimliğini yansıtır.
- Örneğin,
Mısır'daki Ezher gibi kurumlar, geleneksel olarak Şafii
fıkhının en büyük savunucularıdır ve bu da o ülkelerin dini
eğitiminde Şafii veya Hanefi ağırlığını sağlar.
- Siyasi
Çatışmalar Yerine Kimlik:
- Sünni
mezhepler arasındaki farklılıklar, Şii-Sünni ayrımı gibi
jeopolitik fay hatlarına göre çok daha hafiftir.
- Sünni
içi mezhep farklılıkları genellikle bölgesel kimlik (örneğin Kuzey
Afrika'daki Maliki kimliği) ve tarihsel bağlılıklar (Osmanlı
mirası) etrafında döner, ancak modern siyasi sistemlerin meşruiyetini
nadiren tehdit eder.
Özetle, siyasi yansıma, dört mezhebin dağılımından çok, Hanbeli
mezhebinin radikal bir yorumunun (Vahhabilik) bir ulus devletin (Suudi
Arabistan) resmi ideolojisi haline gelmesinde ve bunun bölgesel rekabete
yansımasında görülür.
|
Sünniler ve Şiiler, LAURENCE LOUER, İletişim Yayınları,
2022 Sünniler ve Şiiler arasındaki ayrışma, genellikle
Peygamber’in vefatından sonraki meşru halef meselesine dayanan kadim bir
nefret olarak sunulsa da, kaynaklar bu ihtilafın sadece bir halefiyet
tartışması değil, meşru siyasi otoritenin doğasına dair temel bir vizyon
farkı olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrışmanın tarihsel kökenlerini ve bu sürecin siyasi tarih
bağlamındaki geniş yansımasını şu başlıklar altında tartışabiliriz: 1. Siyasi Otoritenin Kaynağı ve Niteliği Ayrışmanın temelinde "Müslüman devlet başkanının
hangi vasıfları olmalı?" sorusu yatar. • Sünni yaklaşımı: Hz. Muhammed’in bir halef
seçmediğine ve bu kararı sahabelere (istişareye) bıraktığına inanır. Bu bakış
açısı, ilk dönemde oligarşik bir siyasi rejim tasavvuruna ve liderin
toplumsal mutabakatla seçilen, ilahi vasıf taşımayan bir "insan
evladı" olması fikrine dayanır. • Şii yaklaşımı: Hz. Muhammed’in doğrudan Allah’ın
emriyle Ali bin Ebu Talib’i halef seçtiğine inanır. Bu yaklaşımda meşruiyet, "ehl-i
beyt" ile olan kan bağına ve imamların sahip olduğu "vilaya"
(Allah’la yakın ilişki) ile "masumiyet" (hatasızlık) gibi
ilahi vasıflara dayanır. 2. Kırılma Noktaları ve Mitlerin İnşası Siyasi olaylar zamanla her iki tarafın da kolektif
hafızasını ve kimliğini şekillendiren kurucu mitlere dönüşmüştür: • İlk Üç Halife ve Ali: Sünniler için
"Hulefa-i Raşidin" devri dönülmesi gereken bir "altın
çağ" iken; Şiiler için ilk üç halife Ali'nin hakkını yiyen birer
"gaspçı"dır. • Kerbela (680): İmam Hüseyin’in katledilmesi, Şii
kimliğini belirleyen en derin mittir. Bu olay, Şiiliği yerleşik otoriteye
karşı muhalefetin başlıca ideolojisi haline getirmiş; haksız
otoriteyle savaşan "fedakarlık" ve "şehadet" temalarını
merkeze yerleştirmiştir. 3. Doktriner Evrim ve Siyasallaşma Kaynakların temel argümanlarından biri, dini
doktrinlerin siyasi ihtiyaçlara göre evrimleştiğidir. • 12 İmam Hareketi: Başlangıçta radikal ve devrimci
olan Şiilik, zamanla ulemanın koordinasyonuyla "radikallikten
uzaklaşma projesi" kapsamında şekillenmiş ve Sünni ekollerle
barışçıl bir şekilde yan yana var olmayı mümkün kılan bir hukuk ekolü
(Caferilik) haline gelmiştir. • Gaybet (Gizlenme): 12. İmam'ın gözden kayboluşu,
imamlığın siyasi bir kriz döneminde (soyun tükenme riski) doktriner olarak
yeniden tanımlanmasını ve ulemanın topluluğun nihai referansı haline
gelmesini sağlamıştır. 4. Coğrafi Fay Hatları ve Modern Rekabet Sünni-Şii ayrımı, 16. yüzyıla kadar her zaman aleni bir
çatışma şeklinde ilerlememiştir. Ancak Safevilerin 1501'de Şiiliği devlet
dini yapması, ihtilafı kalıcı bir j eopolitik fay hattına dönüştürmüştür. • İran ve Diğerleri: Safevilerle birlikte Şiilik,
İran'ın nüfuz aracı haline gelmiş ve Sünni-Şii ayrımı "İran ile geri
kalan Müslüman dünya" arasındaki bir çatışma olarak algılanmaya
başlanmıştır. • Günümüzdeki Durum: Bugün bölgeyi parçalayan
çatışmalar, büyük ölçüde Suudi Arabistan (Sünni İslamcılık) ve İran
(Şii İslamcılık) arasındaki rekabette yoğunlaşmaktadır. Bu rekabet, yerel
çatışmalara uluslararası bir boyut kazandırmış ve akışkan dini kimliklerin
katılaşmasına neden olmuştur |
|
Sünniler ve Şiiler, LAURENCE LOUER, İletişim Yayınları,
2022 Haricilik Kaynaklara göre, Haricilik ve onun günümüze ulaşan
kolu olan İbadilik, İslam tarihindeki ilk büyük siyasi kırılma
noktalarının doğrudan bir ürünüdür. Bu akımlar, Sünnilik ve Şiilikten sonra
İslam'ın üçüncü büyük ana akımı olarak tanımlanmaktadır. Haricilik ve İbadilik hakkındaki tartışmaları, kaynaklarda
belirtilen kırılma noktaları bağlamında şu başlıklar altında inceleyebiliriz: 1. Kırılma Noktası: Sıffin Muharebesi ve Hakem Olayı (657) Hariciliğin doğuşuna zemin hazırlayan en kritik siyasi
olay, Hz. Ali ile Muaviye arasında gerçekleşen Sıffin Muharebesi’dir.
Savaşın sonunda her iki tarafın anlaşmazlığı çözmek için "akil
adamlar" vasıtasıyla hakemliğe başvurmayı kabul etmesi, Haricilerin
Ali'nin saflarından ayrılmasına neden olmuştur. • İnsani Hükme İtiraz: Hariciler, insani bir
kararın veya hakemliğin meşruiyetini reddetmiş; sonucun yalnızca Allah
tarafından belirlenmesi gerektiğini savunmuştur. • İsim Kökeni: Ali'nin saflarını terk ettikleri
için bu gruba "ayrılanlar" anlamında Hariciler adı
verilmiştir. 2. Siyasi Otoritenin Meşruiyeti ve İlk Halifeler Hariciler, siyasi otoritenin meşruiyeti konusunda Sünni ve
Şii vizyonlarından keskin bir biçimde ayrılırlar: • Meşruiyet Sınırı: Haricilik, yalnızca ilk iki
halifeyi (Ebubekir ve Ömer) tam olarak meşru kabul eder. • Şiddetli Kopuş: Ali'nin hakemliği kabul etmesine
itiraz eden bu grup, 658 yılındaki Nehrevan Muharebesi'nde Ali
tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmış, ancak bu durum kopuşu kalıcı hale
getirmiştir. Nitekim Hz. Ali, 661 yılında bir Harici tarafından suikasta
uğrayarak öldürülmüştür. 3. İbadilik: Hariciliğin Yaşayan Mirası Kaynaklar, Hariciliğin günümüzdeki başlıca temsilcisinin İbadilik
olduğunu belirtmektedir. • Coğrafi Dağılım: İbadiler bugün temel olarak Umman'da
(nüfusun büyük çoğunluğu) ve Cezayir'in bazı bölgelerinde (Mizab)
yaşamaktadır. • Tarihsel Süreklilik: İbadiler, 8. yüzyılda
Umman'da bir devlet kurmayı başarmış ve bu siyasi varlığı modern döneme kadar
taşımışlardır. • Modern Mezheplerarası Diyalogdaki Yeri: İbadilik,
modern dönemde Sünni-Şii gerilimini azaltmaya yönelik projelerde dışlanmayan
bir unsur olarak görülür. Örneğin, İran'da 1990'da kurulan "İslam Hukuku
Ekolleri Arası Uzlaşı Derneği"nin faaliyetleri; Sünnileri, Onikici
Şiileri ve Zeydilerin yanı sıra İbadileri de kapsayacak şekilde
tasarlanmıştır. 4. Daha Geniş Bağlamda Kırılma Noktaları Haricilik ve İbadilik, kaynaklarda "Müslüman devlet
başkanının hangi vasıfları olmalı?" sorusuna verilen radikal bir yanıtın
sonucu olarak tartışılır. • Hulefa-i Raşidin Devrinin Sonu: Hz. Ali'nin bir
Harici tarafından öldürülmesi, Sünniler için "altın çağ" olan
birinci halifelik devrinin sonu olmuş ve halifelik klasik bir hanedanlık
yapısına (Emeviler) evrilmiştir. • Siyasi Radikalizmden Doktriner Kimliğe:
Başlangıçta askeri bir kopuş (Ali'nin saflarından ayrılma) olarak başlayan bu
hareket, zamanla kendi fıkhı ve kurumsal yapısı olan bağımsız bir mezhebe
dönüşmüştür. Özetle; Haricilik, İslam tarihindeki ilk iç savaş olan
"fitne"nin yarattığı travmatik bir kırılmanın sonucudur. İbadilik
ise bu radikal kökenlerden süzülerek gelen, özellikle Umman bağlamında
devletleşen ve modern İslam dünyasında kendine has bir denge unsuru olarak
varlığını sürdüren bir ekoldür. |
Akdeniz havzasındaki ülkeler yüzyıllarca Roma İmparatorluğu’nun parçası olmuşlardı. Yerleşik bir kırsal kesim, tahıl, meyve, şarap ve zeytinyağı üretiyor, barış içindeki deniz yolları boyunca ticaret yapılıyordu; büyük kentlerde pek çok kökenden gelen servet sahibi bir sınıf imparatorluğun Grek ve Latin kültürünü paylaşıyordu. Hıristiyan çağının dördüncü yüzyılından itibaren imparatorluk iktidarının merkezi doğuya kaymıştı. Konstantinopolis başkent olarak Roma'nın yerini aldı; burada imparator sadakatin odağı ve bağlılığın sembolü idi.
Daha sonra "yatay bölünme" denilen şey meydana geldi. Bu bölünme başka biçimlerde günümüze kadar sürecekti. Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya ve Kuzey İtalya'da barbar krallar hüküm sürüyor, buna rağmen Roma lmparatorlugu'na ait olma duygusu hala varlığını koruyordu; Güney İtalya, Sicilya, Kuzey Afrika kıyısı, Mısır, Suriye, Anadolu ve Yunanistan, doğrudan Konstantinopolis'teki imparatorluğun yönetimi altında olmaya devam ettiler. Bu küçülmüş haliyle imparatorluk Romalı olmaktan çok Grek idi. (Daha sonraki dönemlerde ona Romalı'dan çok genellikle "Bizanslı" denilir; Konstantinopolis ismi de Bizans ismiyle yer değiştirir.)
İmparatorluk Grekçe konuşan kamu görevlileriyle yönetiliyordu; Doğu Akdeniz'in büyük kentleri, Suriye'deki Antakya ve Mısır'daki İskenderiye Grek kültürünün merkezleriydi ve yerel seçkinlerini imparatorluk hizmetine gönderiyorlardı. Başka ve daha derin bir değişiklik olmuştu. İmparatorluk, sadece hükümdarın resmi iradesiyle değil, farklı düzeylerde din değiştirmeyle de Hıristiyan olmuştu. Pagan filozofların altıncı yüzyıla kadar Atina okullarında öğretim yapmalarına, Yahudi cemaatlerinin kentlerde yaşamalarına ve pagan tanrılarından kalan anıların kiliselere dönüşen tapınakları hala taciz etmesine rağmen, nüfusun çoğunluğu Hıristiyan idi. Hıristiyanlık imparatora yönelik sadakat duygusuna yeni bir boyut kattı ve onun hükmettiği yerel kültürlere yeni bir birlik çerçevesi sağladı. Hıristiyan fikirleri ve imgeleri, kentlerde kullamları Grekçe'nin yanı sıra imparatorluğun çeşitli bölgelerinin edebiyat dillerinde de ifade edildi: Doğu Anadolu'da Ermenice, Suriye'de Süryanice, Mısır'da Kopt (Kıpti) dili. Azizlerin mezarları ve öteki hac yerleri, Hıristiyan bir biçim içinde, bir dinin çok eski inanç ve adetlerini koruyabiliyordu.Arap Halkları Tarihi, Albert Hourani, İletişim Yayınları,
1997
Ortadoğu'da inanç sistemleri (İslam, Hristiyanlık, Yahudilik
ve farklı mezhepler), sadece bireysel dindarlığı belirleyen unsurlar değil,
aynı zamanda kimlik oluşturma, siyasi egemenlik kurma ve etnik/toplumsal
varoluşu tanımlayan kritik araçlardır.
|
(Osmanlı Devleti) Kesinlikle bir Müslüman devlet olmasına karşın, diğer tektanrılı dinlere inananların varlığı millet sistemi aracılığıyla onanmıştı ve bu kural altında kendi işlerini sürdürüyorlardı. Millet statüsü Latin Katoliklere, Yunan Ortodokslara, Ermeni Katoliklere, Ermeni Gregoryenlere, Suriyeli ve Birleşmiş Keldanilere, Marunilere, Protestan ve Yahudi toplumlarına verilmişti. Bu arada Yahudiler, 15. yüzyılın sonlarında Endülüs, İspanya’dan sürüldükleri zaman Türklerin kendilerine sağınma hakkı tanıdığını unutmamışlardı. Millet sistemi imparatorluğun zengin çeşitliliğini kabul ediyor ve saygı gösteriyordu. Modern Ortadoğu’nun Kuruluşu, T.G.Fraser, Andrew Mango, Robert McNamara, Remzi Kitabevi, 2011 |
|
Sünniler ve Şiiler, LAURENCE LOUER, İletişim Yayınları,
2022 Sünni ve Şii ayrışmasında doktriner gelişim. Sünni ve Şii ayrışmasında doktriner gelişim, statik
bir inanç manzumesi olmaktan ziyade, yönetenlerin veya yönetilenlerin siyasi
ihtiyaçlarına göre şekillenen dinamik bir süreç olarak tezahür etmiştir.
Doktrinler, kimi zaman siyasi elitleri meşrulaştıran ideolojiler, kimi zaman
isyancıların başkaldırı araçları, kimi zaman da din adamlarının devlet
karşısında kendi otoritelerini tesis etme vasıtası olarak evrilmiştir. Sünni ve Şii siyasi tarihindeki doktriner gelişimi şu ana
başlıklar altında tartışabiliriz: 1. Şii Doktrininin Radikallikten Hukuk Ekolüne Evrimi Şiilik, tarihinin ilk yüzyıllarında oldukça merkezi
konumda olan ezoterik ve devrimci akımların zamanla marjinalleştiği bir "radikallikten
uzaklaşma projesi" sonucunda şekillenmiştir. • Caferilik ve Meşruiyet: 6. İmam Ca'fer es-Sadık,
Şii fıkhının (Caferilik) temellerini atarak Şiiliğin yerleşik iktidarların
yanı sıra barışçıl bir şekilde var olmasını mümkün kılan bir hukuk ekolüne
dönüşmesini sağlamıştır. • Gaybet ve Ulemanın Rolü: 12. İmam'ın gözden
kayboluşu (Gaybet), başlangıçta imamlık soyunun tükenmesiyle yaşanan
bir krizi, ulemanın topluluğun nihai referansı haline geldiği doktriner bir
güce dönüştürmüştür. • Usuliyye ve Akılcılık: Zamanla Şii doktrini,
rasyonalist Usuliyye ekolünün zaferiyle, imamın yokluğunda din
adamlarının akıl yoluyla çıkarım yapabilmesine (içtihat) olanak tanıyan bir
yapıya bürünmüştür. 2. Sünni Doktrininin ve Kurumsal Otoritenin İnşası Sünnilik tarafında doktriner gelişim, fitne döneminin
travmalarını aşma ve toplumsal düzeni koruma odaklı ilerlemiştir. • Altın Çağ Miti: Ulema, ilk dört halifeyi "Hulefa-i
Raşidin" (adil idarenin hüküm sürdüğü altın çağ) mertebesine
yükselterek Sünni siyasi tahayyülünün kurucu mitini inşa etmiştir. • Otoritenin Devri: 9. yüzyıldan itibaren
halifeler, dini otoriteyi ve hukuki uzmanlığı ulemaya devretmek zorunda
kalmış; bu durum, hadis bilgisine dayalı dört büyük Sünni mezhebinin
(Hanefilik, Malikilik, Şafilik, Hanbelilik) resmi dogmalar haline gelmesiyle
sonuçlanmıştır. • Minimalist Hilafet: El-Maverdi gibi teorisyenler,
halifeliğin varlığını "toplumsal ve siyasi düzenin bekasına"
dayandırarak, adil olmasa bile lidere itaati şart koşan minimalist bir
doktriner çerçeve çizmişlerdir. 3. Siyasi Kırılmaların Doktriner Yansımaları Siyasi güç değişimleri, inanç esaslarının yeniden
yorumlanmasını zorunlu kılmıştır. • Safevi Dönüşümü: 1501'de Safevilerin Şiiliği
devlet dini yapmasıyla, Şiilik bir topluluk doktrini olmaktan çıkıp bir egemenlik
doktrinine dönüşmüştür. Bu süreçte ulema, İmam'ın yerine vekalet eden
siyasi liderlerin meşruiyetini tanımlayan yeni bir kurumsal yapı inşa
etmiştir. • Vehhabilik ve Selefilik: Sünni dünyasında bir
tepki olarak doğan Vehhabilik, Şiilik ve Sufilik gibi akımları
"sapkınlık" olarak niteleyerek Sünni doktrini "saf
İslam" (Selef-i Salihin yolu) arayışıyla radikalleştirmiştir. 4. Modern Dönem ve Siyasi İslamcılık 20. yüzyılda İslamcılık, dini modern bir siyasi ideolojiye
dönüştürerek mezhepler arası doktriner farklılıkları aşmaya çalışmıştır. • Ortak Zemin Arayışı: Hasan el-Benna ve Mevdudi
gibi figürler, Müslümanların siyasi birliğine öncelik veren ekümenik bir
yaklaşım sergilemiştir. • Vilayet-i Fakih: Humeyni'nin geliştirdiği bu doktrin, geleneksel Şii yaklaşımından koparak devleti doğrudan ulemanın yönetmesini savunmuş ve Şii doktrininde köklü bir siyasi devrim gerçekleştirmiştir. |
Bu sistemlerin Ortadoğu'daki rolü, üç ana başlıkta
incelenebilir:
1. Kimlik Oluşturma ve
Sınır Çizme
İnanç, Ortadoğu'da etnik ve ulusal kimlikten bile
önce gelen birincil aidiyet göstergesi olmuştur.
- Aidiyetin
Temeli: İslam'ın farklı mezhepleri (Şii, Sünni) veya Hristiyanlığın
farklı kolları (Maruni, Süryani, Kıpti) arasındaki ayrım, modern ulus
devlet sınırlarından bağımsız olarak derin toplumsal fay hatları yaratır.
Örneğin, bir Maruni kimliği, Lübnanlı ulusal kimliğinden daha köklü
ve belirleyici olabilir.
- Azınlık
Kimliği: İnanç, baskın inanç sisteminin dışında kalan gruplar için varoluşun
ve direnişin temelini oluşturur. Örneğin, İran, Irak ve Suriye'deki Şiiler,
tarihsel olarak Sünni imparatorluklar altında ezilmiş bir azınlık
kimliğini taşımışlardır; bu, onların modern siyasi hareketlerine (İran
İslam Devrimi gibi) güçlü bir motivasyon sağlar.
- Kültürel
Kodlama: Dini normlar, bir toplumun gündelik hayatını, aile
yapısını ve hukuki beklentilerini kodlar. Bu kültürel kodlar, bir
gruba "biz" demenin ve diğerlerinden "farklı" olmanın
en somut yoludur.
2. Egemenlik ve
Yönetimin Meşruiyet Aracı
İnanç sistemleri, bölgedeki hükümdarlar ve siyasi rejimler
tarafından iktidarı haklı çıkarmak ve muhalefeti bastırmak için
yaygın olarak kullanılır.
- Teokratik
Meşruiyet: Özellikle İran ve Suudi Arabistan gibi
monarşilerde, yönetim doğrudan dini kurumlarla ilişkilendirilir.
- Suudi
Arabistan: Yönetim, Vahhabi ulemâsıyla ittifak kurarak
meşruiyetini Hanbeli/Vahhabi öğretilerinden alır.
- İran:
Rejim, Vilayet-i Fakih (Fakih'in Velayeti) doktrinine dayanır;
yani siyasi otorite, din alimlerine (Ayatullahlar) aittir.
- Siyasal
İslam: Modern dönemde, Müslüman Kardeşler gibi hareketler,
İslami ilkeleri siyasi iktidarın tek meşru kaynağı olarak sunar. Bu,
seküler rejimlere karşı bir egemenlik iddiası oluşturur.
- "Dış
Tehdit" Argümanı: Otoriter rejimler, kendilerini Batı'nın veya
"kâfir" güçlerin saldırılarına karşı İslam'ın savunucusu olarak
konumlandırarak, iç muhalefeti hainlikle eş tutar ve böylece
egemenliklerini pekiştirirler.
3. Etnik Varlık ve
Kendi Kaderini Tayin
İnanç, bazen etnik bir grubun devlet kurma veya özerklik
taleplerinin temelini oluşturur.
- Hristiyan
Örnekleri (Lübnan Marunileri): Lübnan'ın kurulmasında ve iç savaş
döneminde, Maruni Hristiyanlar, kendilerini bölgedeki diğer Arap
çoğunluklardan ayırarak ayrı bir siyasi varlık oluşturma ve Batı
ile bağlarını sürdürme gayreti gösterdiler. Bu, etnik varoluşun dini
kimlikle kesiştiği bir örnektir.
- İsrail
Örneği (Yahudilik): Siyonizm ideolojisi, modern bir ulus devlet
kurma çabası olsa da, bu devletin meşruiyetinin ve etnik varlığının
temelini Yahudi dini ve kültürel mirası oluşturur. Yahudilik,
burada sadece bir din değil, ulus-etnik bir kimliktir.
- Mezhepsel
Çatışmalar: Irak'taki Türkmenler, Kürtler, Araplar gibi etnik
gruplar, genellikle hem Sünni hem de Şii mezheplerine
ayrılır. Bu durum, etnik kimliğin tek başına yeterli olmadığını, mezhepsel
sadakatin bazen etnik sınırları aşan siyasi bloklar oluşturduğunu
(örneğin Şii Arap-Şii Fars ittifakları) gösterir.
19. yüzyılda Sünni Arap kabilelerinin Şiiliğe kitlesel
geçişini sağlayan temel sosyo-politik faktörler, büyük ölçüde Osmanlı
Devleti'nin kabileleri yerleşik hayata geçirme politikaları ve bunun
tetiklediği sosyal ve ekonomik değişimler ile Şii ulemanın artan etkisi
etrafında şekillenmiştir.
Bu dönüşümün asıl nedenleri arasında şunlar sayılmaktadır:
I. Osmanlı'nın İskan ve Arazi Politikaları
19. yüzyıl boyunca, özellikle 1831'de Osmanlıların Irak'ın
doğrudan kontrolünü yeniden sağlamasından itibaren, merkezi hükümet kabileleri
yerleştirmeye ve ziraati ihya etmeye teşvik etti. Bu politikaların temel amacı,
tarımsal üretimi ve dolayısıyla vergi gelirlerini artırmaktı.
2. Kabilelerin Yerleşik Hayata Geçişi: 1831'de
başlayan Osmanlı'nın kabileleri iskan etme politikası, göçebe aşiretlerin
yerleşik hayata geçmesine ve kabilelerin ekonomik ve sosyal yapılarının
değişime uğramasına yol açtı.
3. 1869 Arazi Kanunu: 1869 Arazi Kanunu'nun yürürlüğe
girmesiyle uygulanan toprak reformu, dönüşümün önemli nedenlerinden biriydi. Bu
kanun, arazi sahipliğini şahıslara tanıyarak, kabile üyeleri arasındaki ortak
arazi kullanımı adetleriyle çatıştı. Bu süreç, kabile üyelerinin büyük bir
kısmını toprağa bağladı ve şeyhlerin himayeci yapılarını parçaladı.
4. Hiyerarşik Yapının Değişimi: Bu politikalar
sonucunda, kabilelerin hiyerarşik yapısında temel belirleyici olan şeyhler
itibar kaybetti. Kabilevi düzen parçalandı ve yerleşik hayata geçen
kabileler, hem ekonomik zorluklarla hem de toplumsal tabakalaşmayla başa çıkmak
için yeni mekanizmalara ihtiyaç duydu. Bu dönüşüm, büyük ölçüde sadece yerleşik
kabileler arasında yayıldı; çöl yaşam tarzını koruyan göçebe kabileler Sünni
kalmaya devam etti.
II. Coğrafi ve Ekonomik Değişiklikler
1. Su Yollarının Değişimi ve Hindiye Kanalı: Fırat
Nehri su akıntılarının değişmesi ve özellikle Hindiye Kanalı'nın yapılması,
bu dönüşümün ana nedenleri arasında sayılmaktadır. 19. yüzyılda tamamlanan
Hindiye Kanalı, sürekli kurak olan Necef'e su getirdi ve Kerbela ile Necef
çevresindeki ekilen arazide büyük bir artış sağladı.
2. Necef ve Kerbela'nın Yükselişi: Hindiye Kanalı,
Necef ve Kerbela'nın ekonomik durumunu hızlandırdı ve bu şehirleri çöl
alışveriş kasabaları olarak öne çıkardı. Yeni göçmenleri ve kabileleri daha
verimli arazilere yerleşmeye cezbetti. Bu iki kutsal şehir, kabileler için
canlı bir dini nüfuz alanı haline geldi.
III. Şii Ulemanın ve Seyyitlerin Etkisi
1. Seyyitlerin Yükselişi: Şeyhlerin itibar
kaybetmesinin yerine, toplumun Şiiliğe dönüşümünde etkin bir rol üstlenen seyyitler
daha belirleyici bir konuma geldi. Seyyitler, yerleşim süreci esnasında
sosyal yapıları bozulmuş olan kabileler arasında çoğaldı. Osmanlılar, kabile
liderlerine alternatif yaratmak ve şeyhlerin etkilerini zayıflatmak amacıyla
seyyitleri kabileler arasına yerleşmeleri için teşvik etti.
2. Düzenleyici Rol: Yerleşik kabile üyeleri,
parçalanmış toplumun zorunlu bir parçası haline gelen seyyitleri daha çok arar
oldu. Seyyitler, kabile içi ve kabileler arasındaki parçalanmış sistemde
arabuluculuk yaparak, dini ve idari fonksiyonları yerine getirdi ve kabile üyelerinin
Şiiliğe dönüşümünü büyük ölçüde teşvik etti.
3. Ekonomik Motivasyon: Şii ulema, kabilelerin
Şiiliğe dönüşümüne, şehirlerin kutsal mezarlıklarında defnedilmek isteyen
potansiyel inananların ve hacıların sayısını artırma fırsatı olarak bakıyordu.
Kutsal şehirleri korumak için yerel bir ekonomik temel ve gelir kaynağı yaratma
ihtiyacı, 18. yüzyıl sonlarından itibaren kabileleri Şiiliğe dönüştürme
gayretlerini açıklamaktadır.
IV. Vahhabi Tehdidi ve Osmanlı'nın Yetersizliği
1. Vahhabi Saldırıları: Şiilik için kutsal olan Necef
ve Kerbela üzerine Vahhabi saldırıları gerçekleşti.
2. İran'a Yakınlaşma: Osmanlı'nın bu saldırılar
karşısında yetersiz kalması, bölge halkını İran'a ve dolayısıyla Şiiliğe
yakınlaştırdı. Bu saldırılar, Şii ulemanın mezhebi kimliğini takviye etti ve
kabileleri Şiiliğe çevirmek için motivasyonlarını artırdı.
Özetle, 19. yüzyıldaki sosyo-politik dönüşüm, Osmanlı'nın
zorunlu yerleştirme ve toprak reformu politikalarının kabilelerin geleneksel
yapısını bozması, ortaya çıkan coğrafi ve ekonomik fırsatların (Hindiye Kanalı)
yeni yerleşim bölgeleri yaratması ve şeyhlerin otorite boşluğunu dolduran Şii
uleması ve seyyitlerin aktif propagandası ile açıklanabilir
Yitzhak NAKASH Tercüme: Zeki TEKİN ,İslami Araştırmalar Dergisi, Cilt 15, Sayı 3, 2002











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder