Oryantalizm kavramı, genel olarak Batı dünyasının Ortadoğu'ya yönelik biraz üstenci, yüzeysel ve tepeden bakan bir bakış açısıyla bölgeyi nitelendirmesi ve değerlendirmesi şeklinde algılanır. Edward Said'in meşhur Şarkiyatçılık kitabı, bu eleştirel çerçeveyi çizmiş ve konunun bu sınırların dışında konuşulmasını zorlaştırmıştır.
Ancak kaynaklar, oryantalizmin klasik çağlarının, bu
eleştirel tanımın tam aksine bir "aşk-nefret" ilişkisine dayandığını
gösterir; oryantalistler Doğu'ya hayran hatta aşıktır, bazen aşırı derecede
sempati, saygı ve hayranlık duyarlar.
Oryantalizmin tarihsel kökleri, erken modern çağlara kadar
uzanır, hatta çok geriye, Pers Sarayında uzun yıllar geçirmiş olan Herodot'a ve
Antik Yunan'a kadar gidilebilir. Ancak modern seriyi başlatmak için, Haçlı
Seferleri sonrasında Batı'nın Doğuyu yeniden tanıma çabası mantıklı bir
başlangıç noktası olarak görülmüştür.
Oluşum Aşamaları ve Seyyah Tiplerindeki Değişim:
1. Erken Dönem (Rönesans Öncesi): Hac Ziyaretleri:
Yakın Doğu'ya (Mısır, Filistin, Suriye, Anadolu) gelen ilk ziyaretçilerin temel
amacı, Hristiyanlık mirasıyla ilgili Azizlerin yatırlarını ve kutsal mekanları
ziyaret etmekti; bu ziyaretler hac seyahatleriyle başlıyordu.
2. Rönesans Dönemi (1400'ler - 1500'ler): İlgi
Alanlarının Genişlemesi: Batı'da kültür değiştikçe seyyah tipi de değişti.
İtalyan kökenli Levanten tüccarların ve elçilerin gelip gitmeye başlamasıyla,
ilgi sadece dini mekanlarla sınırlı kalmadı; Persepolis, Pergamon, İskenderiye
gibi eski Yunan ve Roma'dan kalan kentler ve seküler tarihle ilgili yerler de
merak edilmeye başlandı.
3. Dil Bilimsel Çalışmaların Başlangıcı: Rönesans
dönemi seyyahları, öncüllerinden farklı olarak, yerel dillere (Arapça, Farsça,
Türkçe) büyük ilgi duydu ve sözlükler, gramerler hazırladı. Örneğin, Guillaume
Postel, Fransa'da üniversitede Arap dili hocasıydı ve 1539 gibi erken bir
tarihte Arap dili gramerini hazırlamış, Kur'an'ı ilk kez Fransızcaya
çevirmiştir.
4. Bilimsel Araştırmalara Geçiş: 18. yüzyılın
ortalarında Carsten Niebuhr gibi isimlerle, Doğu araştırmaları bilimsel
bir temele oturdu. Niebuhr'un yolculuğu, sadece ansiklopedik bilgi getirme
amacı taşıyan, detaylı kültürel incelemeler, haritalandırmalar ve botanik
çalışmalar içeren bir olaydı. Niebuhr, bugün Babilce, Elamca ve Persçe
dediğimiz çivi yazılarını sınıflandırmayı başarmış ilk kişidir.
Oryantalistler, araştırma nesneleriyle aralarına mesafe
koymaya çalışan modern uzmanların aksine, kendilerini araştırma nesnesine
kaptıran, onlardan biri olan, hatta onlardan daha Doğulu gibi davranan
"romantik tiplemelerdi". Ana dili gibi Arapça, Türkçe, Farsça
konuşan, aylarca çölde Bedevilerle gezen bu insanlar, aynı zamanda arkeolog,
seyyah, kaşif ve hatta casus gibi çok yönlü roller üstlenmişlerdir (örneğin
Arabistanlı Lawrence).
Oryantalizmin Batı Kültürüne Etkisi
Oryantalizm, Batı kültürünü özellikle sanatsal temsiller,
entelektüel ilgi alanları ve emperyal projeler için sağladığı gerekçeler
üzerinden etkilemiştir.
1. Sanatsal ve İmgesel Etki (Ruhun Yansıması):
Oryantalist ressamlar, Batı kültüründe Doğu'ya dair belirli
imgelerin yerleşmesinde büyük rol oynamıştır. Bu resimler, Batı'nın
ilerlemesini ve Doğu'nun ataletini karşılaştıran güçlü mesajlar içeriyordu:
• Durgunluk ve Çürüme: Doğu, tarihi eskilere dayanan
(piramitler gibi simgelerle gösterilen), fakat zamanın akmadığı, değişime
kapalı kaldığı için çürümüş, bakımsız ve sefalet içinde bir coğrafya olarak
resmedildi. Binaların sıvalarının dökülmesi, Doğu'nun medeniyetinin büyük
tarihiyle beraber çürüyüp gitmekte olduğunu simgeliyordu.
• Hareketlilik ve Güç Tezatı: Batı (örneğin Napolyon
askerleri), devingen, hareketli, pırıl pırıl ve gençlikle dolu bir güç olarak
gösterilirken, Doğu (Memlük kuvvetleri veya Mısırlılar) pejmurde ve zavallı
durumdaydı. Bu, Batı'nın "devindirici" ve "değiştirici" gücünü
vurguluyordu.
• Despotizm: Doğu, Sardanapalus veya Kavalalı Mehmet
Ali Paşa gibi zalim hanedanlar tarafından yönetilen, halkının acılarını
umursamayan, despotik bir yönetim modeline sahipti. Bu durum, Doğu'da
sistemlerin değişmediği, sadece hükümdarların değiştiği mesajını veriyordu.
• Erotizm ve Pasiflik: Doğu, erotik, şehvetli ve
cinsel açıdan kullanılan nesneler (cariyeler) olarak tasvir edilen kadınlar
üzerinden temsil edildi. Verilen mesajlardan biri, Doğulu insanların teknoloji
veya kültür geliştiremedikleri için enerjilerini cinselliğe ve şehvete harcadıklarıydı.
Doğulu erkekler ise nargilesini çeken, dünya umrunda olmayan, yavaş ve uyuşuk
insanlar olarak gösteriliyordu.
2. Entelektüel ve Bilimsel Etki:
Oryantalistler, Batı'nın kendi kültüründe bulamadığı bazı
yapıları (özellikle modernleşmeyle kaybolan dini yapıları ve hisleri) Doğuda
yaşarken görmekten memnuniyet duyuyorlardı.
• Bilginin Kaynağı Olması: Oryantalistlerin çoğu
objektif olmasalar da, yaptıkları dil derlemeleri, Arap atasözleri, Türk
masalları gibi çalışmalar, sonraki araştırmalar için büyük bir malzeme ve
kaynak oluşturmuştur. Onların çalışmaları, Müslüman dünyada bile unutulmuş olan
Hallac-ı Mansur veya Hasan Sabbah gibi tarihi figürleri Batı aracılığıyla
tekrar hatırlatmıştır.
• Antik Uygarlıkların Keşfi: Chardin, İran'daki çivi
yazılarını batıya tanıtan ilk kişilerden biriydi. Niebuhr ise çivi yazılı
metinleri kopyalayarak ve sınıflandırarak, Babilce, Elamca ve Persçe gibi
dillerin tanınmasını sağlamış, böylece Mezopotamya ve Mısır gibi
medeniyetlerin tarihinin bilinenden binlerce yıl daha eski olduğunu ortaya
çıkarmıştır. Bu bilgi, daha sonra bu ülkeler için ulusal gurur kaynağı
olmuştur.
3. Emperyalizme Zemin Hazırlaması:
Oryantalizm, Batı'nın emperyal ve sömürgeci faaliyetleri
için bir meşruiyet zemini oluşturmuştur. Batı, Doğulu toplumları
"bağnaz" ve "ilkel" bulma gerekçesiyle, onlara özgürlük ve
demokrasi getirme iddiasıyla işgal ve sömürüyü haklı çıkarmıştır (örneğin
Napolyon'un Mısır seferindeki Arapça ilanlar).
Oryantalistlerin topladığı bilgiler (kabile dilleri,
sosyo-kültürel yapılar, tarihsel arka plan), Batılıların Arap topraklarını
bölmek, parçalamak ve yönetmek için stratejik çıkarları doğrultusunda
kullanılmıştır.
Oryantalizmi bir pencere olarak düşünebiliriz. Batı kültürü,
bu pencereden Doğu'ya bakarak hem kendine benzemeyen, gizemli ve erotik bir
hayali Doğu kurgusu yaratmış, hem de kendi ilerici, rasyonel kimliğini bu
hayali Doğu'nun durgunluğu ve despotizmi karşısında pekiştirmiştir. Ancak bu
pencereden sızan bilgiler, aynı zamanda Batı'nın kendi dillerini, sanatını ve
bilimsel çalışmalarını zenginleştirmiş, hatta unutulmuş Doğu medeniyetlerini
yeniden keşfetmeye olanak tanımıştır.
Edward Said'in yazdığı kitap, çok ses getirmiş ve meşhur
olmuş Şarkiyatçılık üzerindeki kitaptır. (Yukarıda sözünü ettik)
Bu kitap, oryantalizmi eleştiren bir eserdir. Eserin
olağanüstü ilgi görmesi ve oryantalizmi mahkûm etmesi nedeniyle, bu konunun
kitabın çizdiği sınırların dışında konuşulması zorlaşmıştır.
Şarkiyatçılık kitabının çizdiği eleştirel çerçeve,
oryantalizm denildiğinde genellikle Batı dünyasının Ortadoğu'ya yönelik biraz üstenci,
yüzeysel ve küçümseyici bir bakış açısıyla bölgeyi nitelendirmesi ve
değerlendirmesi şeklinde bir algıya yol açmıştır. Hatta bu durum, oryantalizmin
yanlış tanınmasına da sebep olmaktadır.
Bu kitabın etkisiyle, Uluslararası Oryantalistler Kongresi
bile bu ismi (oryantalizm/şarkiyatçılık) kendileri için kullanmamakta, onun
yerine "Yakın Doğu araştırmaları" veya "Ortadoğu
araştırmaları" gibi yeni isimler kullanmaktadır.
1. Lady Mary Wortley Montagu (1689–1762) – İngiliz
aristokrat ve yazar
- Eseri:
Turkish Embassy Letters (Türk Elçiliği Mektupları, ölümünden sonra 1763’te
yayımlandı)
- Önemi:
Osmanlı İstanbul’unda (1717-1718) yaşayan ilk Batılı kadın yazarlardan
biri. Hamam, haremlik-selamlık, çiçek aşısı gibi konuları anlatırken hem
hayranlık hem de üstünlük hissiyle yazar. Said, onun metinlerini “kadın
gözüyle Doğu’yu nesneleştiren” erken bir örnek olarak gösterir.
2. Comte de Volney (Constantin François de Chassebœuf,
1757–1820) – Fransız filozof ve seyyah
- Eserleri:
Voyage en Syrie et en Égypte (1787), Les Ruines, ou Méditation sur les
révolutions des empires (1791)
- Faaliyet:
1783-1785 arasında Mısır ve Suriye’ye seyahat etti.
- Önemi:
Doğu’yu “çökmüş, durağan, despotik” bir medeniyet olarak tasvir eder.
“Doğu despotizmi” kavramını popülerleştirmiştir. Said onun metinlerini
“oryantalist söylemin ideolojik temellerinden biri” sayar.
3. Carsten Niebuhr (1733–1815) – Danimarkalı/Güney Alman
kaşif ve matematikçi
- Eseri:
Beschreibung von Arabien (1772), Reisebeschreibung nach Arabien und andern
umliegenden Ländern (1774-1778)
- Faaliyet:
1761-1767 Danimarka Arabistan Seferi (Mısır, Yemen, Hicaz, Basra, İran,
Hindistan). Ekibin tek sağ kalan üyesi.
- Önemi:
Bilimsel ve tarafsız olmaya çalışsa da, Arapça yazıtları kopyalaması ve
Yemen haritaları çıkarması, Doğu’yu “Batı’nın bilimsel olarak sahip
çıkabileceği” bir alan haline getirdi.
4. Sir William Jones (1746–1794) – İngiliz filolog ve
hukukçu
- Faaliyet:
1783’te Hindistan’da Yüksek Mahkeme yargıcı oldu, 1784’te Asya Cemiyeti’ni
(Asiatic Society) kurdu.
- Eserleri:
Sanskritçe, Farsça ve Arapça üzerine çok sayıda çeviri ve gramer;
“Hint-Avrupa dilleri” hipotezinin öncüsü.
- Önemi:
Doğu dillerini ve kültürlerini sistematik olarak Batı biliminin konusu
yaptı. Said’e göre Jones, “Doğu’yu yönetmek için önce anlamak”
paradigmasının en parlak örneğidir.
5. Abraham-Hyacinthe Anquetil-Duperron (1731–1805) – Fransız
oryantalist
- Eseri:
Zend-Avesta (1771) – Zerdüşt metinlerinin ilk Fransızca çevirisi
- Faaliyet:
1755-1761 Hindistan’da (özellikle Surat’ta) Parsi rahiplerden Avesta’yı
öğrendi.
- Önemi:
Doğu metinlerini doğrudan kaynaktan çevirme geleneğini başlatır. Aynı
zamanda Fransız Devrimi’nin “doğal haklar” fikirlerini İran ve
Hindistan’dan aldığı örneklerle beslemiştir.
6. Sir John Chardin (1643–1713) – Fransız asıllı İngiliz
kuyumcu ve seyyah (17. yüzyıl sonu-18. yüzyıl başı geçiş figürü)
- Eseri:
Travels in Persia (1686 Londra baskısı, 18. yüzyıl boyunca çok okundu)
- Önemi:
Safevî İran’ını ayrıntılı anlatan en önemli kaynaklardan biri.
Montesquieu’nün “Despotizm” teorisini büyük ölçüde Chardin’den
beslemiştir.
7. Jean-Baptiste Tavernier (1605–1689) – Fransız kuyumcu ve
seyyah (yine 17-18 geçiş)
- Eseri:
Les Six Voyages (1676-1677)
- Önemi:
Osmanlı, İran ve Hindistan’a altı seyahat. Elmas ticaretiyle zenginleşti.
18. yüzyıl boyunca Doğu’nun “zenginlik ve egzotizm” imgesini besledi.
8. Joseph de Tournefort (1656–1708) – Fransız botanikçi
- Eseri:
Relation d’un voyage du Levant (1717, ölümünden sonra)
- Faaliyet:
1700-1702’de XIV. Louis adına Osmanlı topraklarında (İstanbul, Karadeniz,
Ege adaları, Levant) botanik ve arkeolojik araştırma.
- Önemi:
Bilimsel gezi geleneğinin öncüsü; Doğu’yu “bitki ve antik kalıntı
hazinesi” olarak görür.
9. Richard Pococke (1704–1765) – İngiliz din adamı ve seyyah
- Eseri:
A Description of the East and Some Other Countries (1743-1745, 2 cilt)
- Faaliyet:
1737-1742 arasında Mısır, Filistin, Lübnan, Baalbek, Palmira.
- Önemi:
Piramitlerin içini ilk ölçen ve yayımlayan Batılılardan. Palmira ve
Baalbek gravürleri çok ünlüdür.
10. James Bruce (1730–1794) – İskoç seyyah
- Eseri:
Travels to Discover the Source of the Nile (1790, 5 cilt)
- Faaliyet:
1768-1773 Habeşistan (Etiyopya), Mavi Nil’in kaynağını bulduğunu iddia
etti.
- Önemi:
Afrika’nın “gizemli ve vahşi” imgesini pekiştirdi. Metinleri 19. yüzyıl
boyunca çok okundu.
Özetle:
- yüzyılda
Oryantalizm henüz 19. yüzyıldaki kadar kurumsal ve akademik değildi ama:
- Bilimsel
gezi (botanik, arkeoloji, filoloji),
- Ticaret
ve diplomasi,
- “Çökmüş
Doğu” ve “egzotik Doğu” imgelerinin birleşimiyle temelleri atıldı.
1819. Yüzyıl:
Oryantalizm’in Altın Çağı(1798-1914 arası – Napolyon’un Mısır Seferi’nden I.
Dünya Savaşı’na kadar)
Said’in 19. Yüzyıl İçin Özeti: “Oryantalizm artık bir
edebiyat tarzı değil, bir bilgi rejimi, bir iktidar biçimidir. 19. yüzyılda
Doğu’yu konuşan, onun adına konuşan, onu temsil eden, onu cezalandıran ve
ödüllendiren artık Batı’dır. Doğu kendi sesini kaybetmiştir.”
20. Yüzyılın Temel Özellikleri
- 1923
sonrası Türkiye’de kazı izni artık daha sıkı; yabancıların tek başına eser
götürmesi zorlaştı.
- 1930’lardan
itibaren Irak, Suriye, Mısır’da “paylaşım sistemi” (division): bulunan
eserlerin yarısı kazı yapan ülkeye, yarısı yerel müzeye.
- II.
Dünya Savaşı sonrası yavaş yavaş yerli arkeologlar (Türkiye’de Halet
Çambel, Arif Müfid Mansel; Mısır’da Selim Hasan, Labib Habachi; Irak’ta
Fuad Safar, Taha Bakır) yetişmeye başladı.
- 1960–70’lerden
itibaren çoğu ülkede paylaşım sistemi kaldırıldı; bütün eserler yerel
müzelerde kaldı.
Alman ve Avusturya Arkeolojisinin Genel Özellikleri
(1870-1970)
- Devlet
+ Kaiser/Wilhelm Vakıfları + Büyük Müzeler (Berlin, Viyana) üçgeni ile çok
iyi finanse edildi.
- Yayın
kalitesi çok yüksek; hâlâ çoğu kazının “definitiv” yayınları Almanca’dır
(WVDOG, MDOG, IstMitt, etc.).
- 1933-1945
arasında Nazi rejimi yüzünden birçok Yahudi asıllı Alman arkeolog
(Herzfeld, Güterbock, Kantorovich vs.) Türkiye ve ABD’ye kaçtı →
Türkiye’de 1933-1950 arası “Alman mülteci hocalar” dönemi çok verimli
geçti.
- II.
Dünya Savaşı sonrası Almanlar Türkiye, İran ve Irak’ta yeniden aktif oldu
ama artık eser paylaşımı çok kısıtlıydı.
- Bilimsel
merak + İncil coğrafyası → 18. yüzyıl başlangıç noktası
- Ulus-devletler
arası prestij ve müze rekabeti → 19. yüzyıl asıl itici güç
- Emperyal
hegemonya ve “Doğu’yu bilme = yönetme” ilkesi → Said’in tam da işaret
ettiği nokta
Bu üçü birbirinden kopuk değildi:
- İngilizler
Ur’da altın bulduğunda hem İncil’deki İbrahim’in şehriydi, hem British
Museum’u zenginleştirdi, hem de Basra Körfezi’ndeki petrol kontrolünü
meşrulaştırdı.
- Almanlar Babil İştar Kapısı’nı Berlin’e taşıdığında hem bilimsel zaferdi, hem Kaiser’in dünya başkentinde “Alman medeniyetinin büyüklüğünü” gösteriyordu, hem de Bağdat Demiryolu projesinin kültürel gerekçesiydi.
- 1865-1948
arası İncil coğrafyasında yapılan tüm büyük ölçekli kazılar ve
haritalandırmalar Avrupa devletleri veya onların misyoner kuruluşlarınca
finanse edildi.
- 1917-1948
arası İngiliz manda yönetimi, kazı izinlerini kendisi verdi ve kendi
arkeologları çalıştı.
- 1948’den
sonra İsrail devleti topraklarında yapılan tüm kazılar İsrail yasaları ve
kurumlarınca kontrol edildi.
- 1967’den
itibaren Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Golan’daki kazılar 1978 İsrail Eski
Eserler Kanunu’na tabi.
- 1990’lardan
itibaren Silwan (City of David) bölgesindeki kazıların önemli bir kısmı
devlet destekli yerleşimci vakıflarca finanse edildi ve bu kazılarla
eşzamanlı olarak mahallede ev yıkımları gerçekleşti.
- ABD’li
Evanjelik kuruluşlar 2000’lerden itibaren İsrail’deki bazı kazılara açıkça
milyonlarca dolar aktardı; bu bağışlar Amerikan vergi muafiyetinden
yararlanıyor.
- Büyük
güçler arasında “en iyi Hıristiyan/Müslüman dünyasının temsilcisi benim”
yarışı
- Toprağı
haritalama ve kontrol etme aracı
- Günümüzde
ise İsrail devletinin tarihi meşruiyet kaynağı + Amerikan Evanjeliklerinin
siyasi yatırımı
|
İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi, Dr. Nurcan Özkaplan
Yurdakul, Kronik Kitap, 2019 Kaynaklara göre Sir Henry Creswicke Rawlinson, İngiliz konsolosluk sisteminin ticari bir birimden, bölgeyi her yönüyle kontrol eden stratejik bir "siyasi kaleye" dönüşümünün en somut örneğidir. Rawlinson’ın hem bir bilim adamı (çivi yazısı uzmanı) hem de bir asker-diplomat (Büyük Oyun stratejisti) olan kimliği, konsoloslukların siyasallaşma sürecini zirveye taşımıştır. Bu kaynaklar ışığında Rawlinson ve konsoloslukların rolü
şu bağlamlarda tartışılabilir: 1. Bilimsel Araştırma ve Siyasi İstihbaratın Bütünleşmesi Rawlinson’ın çivi yazısını deşifre etmesi ve arkeolojik
kazıları, sadece akademik bir uğraş değil, İngiliz nüfuzunun
meşrulaştırılması ve bölgenin tanınması sürecinin bir parçasıdır. • Arkeoloji Bir Maske Olarak: Rawlinson, "Türk
Arabistanı’nın Siyasi Temsilcisi" unvanıyla Bağdat’a atanmış; Behistun
Yazıtları ve Ninova kazılarıyla uğraşırken aynı zamanda bölgenin siyasi
coğrafyasını, aşiret yapılarını ve stratejik yollarını Londra’ya
raporlamıştır. • Bilginin Gücü: Onun çalışmaları sayesinde bölge,
İngilizler için "terra incognita" (bilinmeyen toprak) olmaktan
çıkmış; coğrafi ve sosyolojik olarak tamamen deşifre edilmiş bir operasyon
sahasına dönüşmüştür. 2. "Büyük Oyun" ve Rusya’yı Çevreleme Stratejisi Rawlinson, Rusya’nın Hindistan’a yönelik emellerine karşı
en sert duruşu sergileyen diplomatlardan biridir. • Tampon Bölge Siyaseti: İran’ı Rusya ile Hindistan
arasında bir "tampon ülke" olarak konumlandırmayı amaçlayan buffer
policy'nin savunucusudur. • Askeri Projeksiyonlar: Kırım Savaşı döneminde,
Rusya’nın Erzurum ve Kars üzerindeki baskısını kırmak amacıyla, Anglo-Hint
Ordusu’nun Bağdat üzerinden Kafkasya’ya sevk edilmesini içeren devasa
askeri planlar hazırlamış ve bu konuda Bağdat Valisi Reşit Paşa’yı haritalar
üzerinden ikna etmeye çalışmıştır. 3. Konsoloslukların Siyasallaşması ve İçişlerine Müdahale Rawlinson dönemi, konsolosların Osmanlı yerel idaresi
üzerinde bir "gölge hükümet" gibi hareket etmeye başladığı
dönemdir. • Osmanlı-İran Arabuluculuğu: Erzurum Antlaşması
sonrası kurulan sınır komisyonlarında Rawlinson, bizzat arabulucu ve gözlemci
olarak yer almıştır. Hatta iki devlet arasındaki barışın ancak İngiltere’nin
gözetiminde olması durumunda "makbul" sayılacağını savunmuştur. • Dini ve Sosyal Nüfuz: Şii ulemaya Hindistan
üzerinden gelen "Oudh Bequest" mirasının dağıtımını bizzat
üstlenerek, bu finansmanı Şii nüfus üzerinde bir siyasi baskı ve kontrol
mekanizmasına dönüştürmüştür. • Aşiretler ve Hükümranlık Hakları: Rawlinson,
Osmanlı’nın hükümranlık haklarını ihlal etme pahasına yerel aşiretlerle
(Müntefık, Kaab vb.) doğrudan ilişkiler kurmuş ve İngiliz ticaretinin
güvenliğini bu "hukuk dışı" işbirlikleriyle sağlamıştır. 4. Kurumsallaşmış "Reform Jandarmalığı" Konsolosluklar 1825’ten sonra doğrudan Dışişleri'ne
bağlanarak siyasallaşmış, Rawlinson ise bu yetkiyi "reform takibi"
adı altında Osmanlı içişlerine müdahale aracı olarak kullanmıştır. • Rawlinson, Tanzimat reformlarının uygulanmasını ve
Hristiyan azınlıkların korunmasını bahane ederek Musul ve Bağdat idaresi
üzerinde denetleyici bir rol üstlenmiştir. Bu durum, konsolosun sıradan bir
memurdan ziyade, bir "reform jandarması" kimliği kazanmasına yol
açmıştır. Sonuç olarak; Rawlinson döneminde konsolosluk, basit bir ticari ofis olmaktan çıkıp; bölgenin tarihini deşifre eden, sınırlarını çizen, ordularını planlayan ve yerel dini liderleri finanse eden devasa bir "imparatorluk enstrümanı" haline gelmiştir. |









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder