Belirlediğimiz bölge içinde, çağları aşan boyutta bölgenin kültürel birikimini yansıtmak bu sayfanın sınırlarını aşıyor. Bazı hatırlatmalar ve bağlantılar vererek, bölgenin bugün kaotik ve çatışmalara sahne olan coğrafyasının nasıl bir zenginlik içeridiğine değineceğiz. Çağdaş Ortadoğu’nun sanatsal göstergelerine kısaca göz atacağız. B.Berksan.
Ortadoğu'nun kültürel zenginliğinin en somut yansımalarından biri, yerel özgün mimarilerde kendini gösterir; bu yapılar, binlerce yıllık tarihsel katmanları taşırken, çöl iklimine uyumlu mühendislik ve estetik dehasını sergiler. UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne giren bu eserler, Nabatilerin kaya oyuk mimarisinden Abbasî dönemi spirallerine, Yemen'in çamur tuğla kule evlerine kadar uzanan çeşitliliği yansıtır ve bölgenin sürdürülebilir inşaat geleneklerini günümüze taşır.
Suudi Arabistan'ın Diriyah'ı, Nejdî mimarisinin sadeliğini ve dayanıklılığını temsil eder; 15.-18. yüzyıllar arası kerpiç duvarlar, savunma kuleleri ve avlulu saraylar (Masmak Kalesi gibi), çöl ortamına özgü güneş kıran avlular ve yeraltı sarnıçlarıyla, ilk Suud devletinin kültürel mirasını yaşatır. Yemen'in Şibam'ı, "çölün Manhattan'ı" olarak anılan kerpiç kule evleriyle (mudbrick architecture), dar sokaklar ve yüksek surlar arasında yükselen 7-11 katlı yapılar, susuz iklimde doğal yalıtım sağlayan kil harcı tekniğini sergiler – bu, Ortaçağ'dan kalma en eski kentsel gökdelenler olarak, yerel toplulukların su ve güvenlik odaklı inşaat zekasını vurgular.
Suriye'nin Halep Kalesi ve Eski Şehir'i, Helenistik temeller üzerine inşa edilmiş taş mimarisiyle, Bizans ve erken İslam katmanlarını birleştirerek, dar han geçitleri (souk'lar) ve avlulu konaklarla (riads) sosyal hayatı yansıtır; ne yazık ki çatışmalardan etkilenmiş olsa da, restorasyon çalışmaları bu özgün dokuyu korumaya odaklanır. Ürdün'ün Um Er-Rasas'ı ise, Bizans mozaikli kiliseleri ve erken Hristiyan mimarisiyle, çakıl taşlarından örülen bazilikaların sade geometrisini örnekler.
Bu UNESCO onaylı mimari hazineler –toplamda bölgede 80'den fazla siteyle– sadece estetik değil, aynı zamanda ekolojik uyumun simgesidir: Kerpiç, kireçtaşı ve kaya oyma teknikleri, iklim değişikliğine dirençli yapılar yaratmış, günümüz sürdürülebilir mimarisine ilham kaynağı olmuştur. Bu eserler, Ortadoğu'nun kültürel mozağini taşa kazıyarak, çağları aşan bir mirasın canlı tanıkları olarak ayakta durur.
Ortadoğu, Mağrip'in batı odaklı Berberi-Arap sentezi ve Türkiye'nin Osmanlı-Türk mirası gibi özgün katmanları dışarıda bırakıldığında(Burada belirlediğimiz sınır gereği), insanlık tarihinin en derin köklerini barındıran bir kültürel mozaik olarak karşımıza çıkar. Bu bölge –Levant'tan Arap Yarımadası'na, Mezopotamya'nın bereketli ovalarından İran'ın yüksek platolarına uzanan coğrafya– medeniyetlerin beşiği, semavî dinlerin doğuş merkezi ve çağları aşan etkileşimlerin kavşağıdır.
Burada, Sümerlerin çivi yazısından Asur ve Babil'in epik anlatılarına, antik Mezopotamya'nın şehir devletlerinden Pers İmparatorluğu'nun idari dehasına uzanan bir miras, zamanın ötesinde bir süreklilik sergiler. Büyük İskender'in fetihleriyle başlayan Helenistik dönem, Yunan kültürünü bu topraklara taşıyarak derin bir sentez yarattı: Petra'nın Nabatilerce işlenen Helenistik üsluptaki facade'leri, Antakya ve Dura-Europos gibi şehirlerdeki Yunan-Roma mozaikleri ve felsefe okulları, yerel geleneklerle harmanlanarak yeni bir kozmopolit sanat ve düşünce geleneği doğurdu.
Bu etkileşim, Roma İmparatorluğu'nun bölgeyi hakimiyeti altına almasıyla daha da güçlendi; Palmyra ve Jerash gibi şehirlerdeki tiyatrolar, tapınaklar ve sütunlu caddeler, Roma mühendislik ve mimari dehasını yansıtırken, yerel Aramice ve Arap unsurlarla zenginleşti.Roma'nın doğu mirasçısı Bizans İmparatorluğu ise, Hristiyanlığın resmi din oluşuyla bölgenin kültürel dokusunu dönüştürdü: İstanbul'un (Konstantinopolis) Hagia Sophia'sındaki muhteşem mozaikler, Ürdün ve Suriye'deki erken Bizans kiliseleri, ikonografik sanat ve liturjik gelenekler, Helenistik naturalizm ile Doğu mistisizmini birleştirerek Ortaçağ sanatının temelini attı.
Bu zengin sentezin en güçlü itici gücü ise İpek Yolu olmuştur. Çin'den Akdeniz'e uzanan bu efsanevi ticaret ağı, Ortadoğu'yu Doğu ile Batı arasında vazgeçilmez bir köprü haline getirmiş; ipek, baharat, değerli taşlar, cam eşyalar ve fikirler yüzyıllar boyu bu yollar üzerinden akmıştır.Palmyra gibi kervan şehirleri bu ticaretin zenginliğini simgelemiş, Nabatilerin Petra'sı ise güney kolunda baharat ve tütsü yollarının düğüm noktası olmuştur.
İpek Yolu sadece mal değil, dinleri (Budizm, Maniheizm, Nesturi Hristiyanlık), teknolojileri (kağıt yapımı, barut), sanat üsluplarını ve bilimsel bilgileri de taşımış; Helenistik-Roma-Bizans mirasını Sasani ve erken İslam dönemleriyle harmanlayarak bölgenin kültürel çeşitliliğini katmerleştirmiştir.
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi üç büyük tek tanrılı dinin kutsal mekanları –Kudüs'ün tapınakları, Necef ve Kerbela'nın türbeleri, Mekke ve Medine'nin hac yolları– bu topraklarda iç içe geçmiş, inancın günlük hayatı şekillendirdiği bir kültürel doku yaratmıştır. Arapça'nın ortak dili, şiirden felsefeye, Kur'an'ın edebi zirvesinden Binbir Gece Masalları'nın hayal gücüne kadar uzanan bir edebiyat ve sanat geleneğiyle birleşir; misafirperverlik, aile bağları ve onur kavramı ise çöldeki bedevi hayatından modern topluma taşınan zamansız değerlerdir.
Bu kültürel görünüm, çatışmalarla anılsa da, esasen çeşitliliğin ve dayanıklılığın simgesidir: Farklı etnik kökenler (Araplar, Kürtler, Ermeniler, Asuriler), mezhepler ve gelenekler, binlerce yıldır ticaret yolları –özellikle İpek Yolu– üzerinde buluşmuş, birbirini dönüştürmüştür. Helenistik, Roma, Bizans ve İpek Yolu katmanları, İslam fetihlerinden sonra bile mimari, hukuk, bilim ve sanatta izlerini sürdürmüş, bölgeyi Doğu ile Batı arasında eşsiz bir köprü haline getirmiştir. Çağları aşan bu miras, insanlığın ortak hafızasında, yenilik ile köklülüğün dengesini hatırlatan eşsiz bir ayna olarak durur.
🔎 Düşüncenin Göçü🔎 İslam Felsefesi Tarihi 🔎 İslam Düşünce Atlası🔎 İslam Mimarisine Giriş🔎 İpek Yolu
Modern döneme geldiğimizde, seçtiğimiz bölge bağlamında, genel bir kültürel değerlendirme yapmak kolay değil. Bölgenin ne kadar çok alt kimliğe ev sahipliği yaptığını biliyoruz. En birleştirici unsur İslamiyet olmakla birlikte, küresel etki bakımından İsrail ve Lübnan Hristiyan toplumunun da oldukça ağırlığı var. Arap ve Fars kültürleri bir çok alanda kesişiyorsa da, her birinin rengi belirgin farklılılıklar taşıyor. Bölge tarihini düşündüğümüzde, göçebelik-yerleşikliğin kültürel yansımaları da gözden kaçırılmamamlı.
Burada ana hatlarıyla "evrensel" ölçütlerde isim yapmış sanatçılara değineceğiz. Sorun evrensel ölçütlerin batı değerleri ile ölçülüyor olmasında. Ortadoğu ölçeğinde bakıldığında, doğal olarak yerel çok önemli isimler ve tarzlar söz konusu.
Ilan Pappe Modern Ortadoğu adlı yapıtta kültüre ayrı bir yer açmıştır. Girişte onun görüşlerini özetleyerek devam ediyorum. B.Berksan
Toplumsal Yapılardaki Dönüşüm
1. Kırsal Yaşam ve Toprak Mülkiyeti:
Sömürgeci istila, özellikle kırsal alanlarda köklü
dönüşümlere yol açmıştır.
• Ekonomik Sömürü ve Yoksullaşma: Ortadoğu
tarım toplumunun küresel kapitalist ekonomiyle bütünleşmeye başlaması,
ticaretin büyümesi ve ticari ürünlerin yayılmasıyla gerçekleşti. Bu
kapitalizasyon, başta Cezayir ve Filistin olmak üzere, varlıklı toprak
sahiplerinin yararına işledi ve milyonlarca köylünün yoksullaşarak
kentlere göç etmesine neden oldu.
• Kırsal Alanların Parçalanması: Cezayir'de,
Fransız sömürgeciliği beş milyon hektardan fazla en iyi toprağı Avrupalı
yerleşimcilere tahsis etmiş, bu da geleneksel tarımsal toprak mülkiyetini
altüst etmiş ve toplumsal denge için gerekli olan aşiret yapısını
parçalamıştır. Filistin'de ise benzer bir süreç Siyonist yerleşim hareketi
tarafından kullanılmış, yerel halk için korkunç sonuçlar doğurmuştur.
• Kentleşmeye Zorlanma: Kırsal kesimin
yoksullaşması ve ekonomik dengenin bozulması, 1940'larda kentlere göç
eden topraksız işçi ordusunu oluşturdu. Bu göçmenler, kentlerin
çevresinde gecekondu mahallelerinin ve yoksul bölgelerin
ortaya çıkmasına neden oldu.
2. Aşiret ve Aile Yapıları:
Modernleşme teorileri, geleneksel kabilelerin parçalanarak
Batılı tarzda "işlevsel" çekirdek ailelere dönüşeceğini
varsaydı.
• Ancak, Ortadoğu'da hamula (geniş
aile/kabile) gibi yapılar dirençli davrandı ve ekonomik değişimlere
rağmen temel sosyal yapı olarak varlığını sürdürdü.
• Gelenek ve Akrabalığın Değişkenliği: Akrabalık
bağları (örneğin Fas'ta karaba, Suriye'de hamula) hala
toplumsal davranışın ve ekonomik örgütlenmenin (özellikle tarımda) temelini
oluşturmaya devam etti. Ancak modern ekonomik ve yasal baskılar, kabile içi
evliliklerin azalması gibi yapısal değişiklikleri de beraberinde
getirdi.
Kültürel Yapıdaki Değişimler
1. Siyasi Kültür ve Kozmopolitliğin Kaybı:
Milliyetçiliğin yükselmesi, önceki kent siyasi kültüründen,
özellikle kıyı kentlerine özgü olan kozmopolitlik ve çokkültürlülük
gibi önemli unsurların kaybolmasına yol açtı.
• Etnik Ayrışma: Bağdat ve Kudüs gibi
kentlerde, etnik ve dini grupların (Yahudiler, Hıristiyanlar, Sünniler ve
Şiiler) yaşadığı mahalleler heterojen yapılarını kaybetti.
• Modernleşmenin Negatif Yönü: Geleneksel
toplumsal ayinler ve kamusal etkinlikler (düğünler, dini bayramlar, mevlitler)
azalırken veya marjinalleşirken, Batı'dan gelen modernizmin bu kayıpları telafi
edemediği görüldü.
2. Dil ve Edebiyat Üzerindeki Etki:
Batılılaşma, dil ve edebiyat alanında iki zıt kutbu
beraberinde getirdi:
• Arapçanın Ulusal Bir Araç Olarak Yükselişi: Arapça,
Avrupalı işgaline ve Osmanlı Türkçesinin hegemonyasına karşı Arap
milliyetçiliğinin, kimliğin ve kendi kaderini tayin etmenin dili olarak
yeniden inşa edildi ve kurumsallaştırıldı.
• Yabancı Dillerin Kurumsallaşması: Mağrip'te
(özellikle Cezayir'de), Fransız sömürgeciliği döneminde Arapça yabancı
bir dil olarak tarif edildi (1938-1961 arası). Fransız kültürü,
kariyer için eşi olmayan bir alan haline geldi ve bu durum bağımsızlıktan sonra
da dil sorununu canlı tuttu.
• Edebi Türlerin Dönüşümü: Edebi üretim,
Avrupa roman ve drama biçimlerini (Moliere, Shakespeare) alıp yerel konulara ve
dile (örneğin Fusha ile Amiyya'nın harmanlanması)
uyarladı.
3. Sanat ve Medya:
Müzik ve sahne sanatları, Batı teknolojisi ve kültürüyle
temas kurdu:
• Müzikte Füzyon: Muhammed Abdül Vahab gibi
sanatçılar, Arap ve Batı müziği makamlarını ve enstrümanlarını birleştirerek
yeni bir tarz yarattılar.
• Popüler Kültürün Genişlemesi: Radyo ve
daha sonra televizyon, Ümmü Gülsüm gibi sanatçıların ününü ulusal sınırların
ötesine taşıyarak pan-Arap duygusunu güçlendirdi. Bu medya,
aynı zamanda film endüstrisinin (özellikle Mısır'da) gelişmesine yol açtı.
• Siyasi Kontrol ve Muhalefet: Sömürgeci
güçler ve bağımsız otokratik rejimler (Nasır'ın Mısır'ı gibi), medyanın (radyo
ve televizyon) tam kontrolünü ele alarak onu ulusal ideolojileri yaymak ve
muhalefeti bastırmak için kullandı.
Kadınların Konumundaki Değişim
Kadınların toplumsal durumu, modernleşmenin temel bir
göstergesi olarak kabul edildi.
• Erkek Merkezli Reformlar: Kadınların
statüsünü yükseltmek için yapılan yasal reformlar, genellikle erkek
reformcular (Kasım Emin, Muhammed Abduh) tarafından başlatıldı ve
kadınların kurtuluşu ile ulusal kurtuluş arasındaki ilişki temelinde ilerledi.
Bu reformlar, eğitim imkanlarını (1829'da Mısır'da ilk kız okulunun açılması
gibi) ve bazı medeni hakları (boşanma, çalışma hakkı) artırdı.
• Sınırlı Etki ve Geri Adımlar: Bu yasalar
çoğu zaman kırsal alanlarda veya ataerkil aile yapısında tam
olarak uygulanamadı. Hatta bazı reformlar, özellikle de İslamcı
hareketlerin yükselişiyle (örneğin Cezayir'de code de famille'nin
kabulü veya İran'daki devrim sonrası kısıtlamalar), geri alınarak kadınları
dezavantajlı konuma soktu.
• Özerklik Arayışı: Kadınlar, siyasi
reformların yetersiz kaldığı durumlarda bile, kendi kişisel "özerk
alanlarını" (üçüncü alan) yaratmak için mücadele etti; bu,
yasal yollarla (şeriat mahkemelerinde evliliği iptal davası açmak gibi) veya
kültürel ifade biçimleriyle (şiir, dans) gerçekleşti.
Modernleşme ve sömürgeciliğin Ortadoğu üzerindeki etkisi, bir yandan modern ulus devletin kurulmasına yol açarken, diğer yandan yerel toplumların karmaşık sosyal ve kültürel dokusunda derin ayrışmalar, dirençler ve beklenmedik melezleşmeler yaratmıştır.
Yazar, kültürü iki şekilde tanımlar: geniş anlamda yaşamın
kendisi olarak ve dar anlamda ise "başlıca amacı haz olan betimleme,
iletişim ve temsil sanatı gibi pratiklerin hepsine" işaret eden bir alan
olarak. Ancak dar tanım için bir çekince koyarak, Ortadoğu'daki sanatçıların
eserlerinde hazzın yanı sıra sıklıkla acı ve kırgınlığı da ifade etmek
istediklerini belirtir.
Kültürel anlatı, Ortadoğu'nun "aydınlanmış Batı
kültürü" ve "ilkel Arap Doğusu" arasındaki oryantalist ikiliğin
karşısında durarak, kültürü içeriden anlatmaya ve Arap dilinin oynadığı
temel rolü vurgulamaya odaklanmıştır. Görsel sanatlar (resim, heykel) ve
geleneksel el sanatları (İran halıları gibi) dahi toplum değiştikçe yeni
estetik zevkleri ve tarihsel ilgiyi yansıtır.
Müzik ve Müzisyenler
Müzik, diğer sanat formlarından daha fazla insanları
harekete geçirebilen güçlü bir kuvvet olarak tanımlanır. 20. yüzyılda Arap
müziği, hem geleneksel köklerini korumuş hem de Batı etkileriyle dönüşmüştür:
1. Mısırlı Üçlü (Ümmü Gülsüm, Abdül Vahab, Ferid
el-Atraş): Bu sanatçılar, yeni teknolojiler (radyo, plaklar, televizyon)
sayesinde ulusal kahramanlar haline gelmişlerdir.
◦ Ümmü Gülsüm: "Doğu'nun
Yıldızı" ve "Mısır'ın Sesi" olarak bilinen Ümmü Gülsüm, Kur'an
ayetlerini ezberleme geleneğinden gelen sesiyle, dinleyicileri Atrab
(zevk doruklarına ulaşma) hissine ulaştırmıştır. Onun müziği, Arap dünyasında
pan-Arap duygusunu güçlendirmiştir.
◦ Muhammed Abdül Vahab:
"Modern Arap şarkısının babası" olarak anılan Abdül Vahab, Arap ve
Batı müziği makamlarını ve enstrümanlarını harmanlayarak (füzyon) yeni bir tarz
yaratmıştır. Aynı zamanda ülkesinin ulusal marşlarını besteleyerek vatansever
kimliğini ön plana çıkarmıştır.
◦ Ferid el-Atraş: Bir Dürzi
prensi olan el-Atraş, filmleri ve bestelerinde hüzünlü aşığı (Vahid)
canlandırarak ve flamenko ile tangodan etkilenerek popülarite kazanmıştır.
Dans
Dans, toplumsal yaşamın önemli bir parçası olmayı sürdürmüş,
ancak modernleşme ile kentlerdeki kamusal alanda kısıtlanmıştır.
• Duygusal Boşalma: Dans, özellikle cenaze ve
gömme törenleri (örneğin Umman'daki dan) gibi ölüm ayinleriyle
ilişkilendirilmiştir. Bu danslar, bastırılmış duyguların dışa vurulması ve
kadınların toplumdaki kısıtlayıcı kurallara rağmen kendilerine özerk bir
alan açmaları için bir yol sağlamıştır. Ancak bu gelenekler, modernleşmenin
dayattığı yeni değerler sistemleri nedeniyle gerilemiştir.
1. Tiyatro: Tiyatro, roman ve şiir gibi diğer yazılı
medyayla karşılaştırıldığında, rejimler ve geleneklerle daha az sorunlu bir
ilişki yaşamıştır, zira siyasal İslamcılar dahi İslami tiyatroyu
desteklemişlerdir.
• Erken Dönemler: Tiyatronun öncüleri (Marun
el-Nakkaş, Şeyh Ahmet Ebu Halil el-Kabbani) Batı tiyatrosu biçimlerini
(Moliere, opera) yerel malzeme ve dille (örneğin Arap Geceleri)
uyarlamışlardır.
• Siyasi İşlev: Tiyatro, sömürge karşıtı mücadelede
bir araç olarak kullanılmış (Cezayir ve Mağrip'te Haraguz gölge
oyunları).
• Dönüşüm ve Katılım: Sadallah Wannous ve Yusuf İdris
gibi yazarlar, tiyatroyu sosyal ve siyasi bir güç haline getirmek
istemiş, geleneksel halk eğlence biçimlerine (el-Samer) dönerek seyirci
katılımını artırmayı hedeflemişlerdir.
2. Film (Sinema): Mısır, film endüstrisinin merkezi
haline gelmiştir.
• Siyasi Temalar: Filmler genellikle siyasi konulara
odaklanmıştır: önceki rejimlerin çöküşü, Cezayir'in kurtuluş mücadelesi ve
Filistin direnişi (örneğin Çöl Aslanı).
• Üslup: Mısırlı sinemacılar, Batı'daki gibi ince ve
sembolik ifadeler yerine, ahlaki, sosyal ve siyasi görüşlerin açık mecazi
ifadelerini tercih etmişlerdir.
• İran Sineması: 1979 devriminden sonra, İran
sineması büyük uluslararası tanınırlık kazanmış; neo-realist tarzda yoksulluk,
siyasi baskı ve kültürel yabancılaşma gibi konuları cesurca işlemiştir.
Bu yorum, popüler kültürü, Ortadoğu halkının siyasi ve
ekonomik baskı karşısında kendi kimliklerini inşa etme, direnme ve duygusal
boşalım sağlama çabalarının canlı bir alanı olarak sunar.
Modern Ortadoğu, Toplumsal ve Kültürel Bir Tarih, Ilan
Pappe, İletişim Yayınları, 2019
|
İran Sineması, Hamit Debaşi, Agora Kitaplığı,2013 Not: Hamid Dabaşi, Columbia Üniversitesi'nde
Karşılaştırmalı Kültür Çalışmaları ve İran İncelemeleri bölümünde profesör
olarak öğretim üyeliği yapmaktadır. İran’da kültür ve sanatın dönüşümü, sömürgeci
modernite ile yerleşik geleneksel yapılar arasındaki gerilim hattında
şekillenmiş ve sinema, bu süreçte İranlı bireyin yeniden özneleşmesini
sağlayan en güçlü araç haline gelmiştir. İran’ın yaklaşık iki yüzyıllık modernleşme projesi;
sömürgeci güçlerin baskısı ve küresel kapitalizmin üretim mantığı gibi
nedenlerle siyasal ve ekonomik düzeyde büyük ölçüde başarısız olmuştur. Ancak
bu başarısızlık, sanatta bir "estetik boşluk" yaratmıştır.
Sinema, sömürgeci merkezli modernitenin ve din merkezli anti-modernitenin
ötesinde, kendine özgü bir bölge tanımlamayı başarmıştır. Bu dönüşüm, bireyin
artık dini emirlere göre değil, Kantçı anlamda kişisel sorumluluklar
temelinde yükselen yeni bir öznellik biçimi kazanmasına imkân tanımıştır. 2. Sözlü Kültürden Görsel Devrime İran kültürü özünde sözel bir yapıya (şiir ve hikâye
anlatıcılığı) sahipken, sinemanın yükselişiyle bu yapı güçlü bir
görselliğe evrilmiştir. Özellikle Behram Beyzayi gibi yönetmenler, "logos
yerine mitos'u, kulağın yerine gözü" koyarak, İranlıların
"görmeyi öğrenmesine" öncülük etmiştir. Bu süreçte: • Fotoğraf ve Sinema: Dünyaya açılan bir pencere
işlevi görerek, dondurulmuş gerçekliklerin ötesinde hareketli bir İran
öznelliğini mümkün kılmıştır. • Kültürel Mirasın Dönüşümü: Nakkali ve taziye gibi
geleneksel formlar, sinemanın modern anlatı yapısı içinde eriyerek
uluslararası bir seyirci kitlesine hitap eder hale gelmiştir. 3. Kadın Figürünün ve Cinselliğin Yeniden İnşası Sanatın dönüşümündeki en kritik aşamalardan biri, kadının
kamusal alandaki ve perdedeki varlığıdır. • Peçenin Kalkışı: Kadınların peçelerin ardından
çıkışı, sinemanın ana temalarından biri olmuş ve bu durum İran kadınının
özgürleşmesinde devrimci bir rol oynamıştır. • Dişil Öznenin Doğuşu: Tahareh Kurretü'l-Ayn ile
başlayan siyasal dişil varlık, Füruğ Ferruhzad’ın şiiri ve sinemasıyla
modernitedeki yerini sağlamlaştırmıştır. • Ataerkil Yapının Sarsılması: Rahşan Beni-İtimad
gibi yönetmenler, kadını "daimi bakire" veya "fahişe"
klişelerinden çıkararak, cinselliği ve toplumsal rolleri metafiziğin
şiddetinden arındırılmış bir gerçekçilikle yeniden kurmuştur. 4. Kuşaklararası Dönüşüm: İdeolojiden Gerçekliğe Kaynaklar, İran sinemasında "eski ustalar" ile
"yeni kuşak" arasındaki yapısal bir kopuşa dikkat çeker: • Eski Kuşak (Kiyarüstemi, Beyzayi, Mahmelbaf):
Kendi yaratıcı egolarını toplumun kolektif bilinciyle özdeşleştirmiş ve yerel
bir "nativizm" üzerinden moderniteyle hesaplaşmışlardır. • Yeni Kuşak (Semira Mahmelbaf, Behmen Gubadi, Hasan
Yektapanah): Bu kuşak ideoloji-sonrası ve teori-öncesi bir
yapıdadır. Babalarının zorba metafiziğini reddederek, dünyayı
"öteki"nin (Kürtler, Afgan göçmenler, dışlanmış kadınlar) gözünden,
daha organik ve küresel bir perspektifle görürler. Özetle; İran’da kültür ve sanatın dönüşümü, sadece
bir üslup değişikliği değil, bir ulusun kendi gerçekliğini ideolojik
kılıflardan soyup çıkarma mücadelesidir. İran sinemasının Fars şiiri ve romanıyla olan ilişkisi İran sineması ile Fars şiiri ve romanı arasındaki ilişki,
kökleri derin bir sözel kültüre dayanan bir toplumun, bu mirası modern
bir görsel dile dönüştürme sürecidir. Kaynaklara göre, yirminci yüzyıl
boyunca İran'da ulusal kültür iklimini belirleyen temel anlatım formları şiir
ve roman olmuş; sinema ise 1960’ların başından itibaren bu edebi başarıların
üzerine eklemlenerek ciddi bir sanat formu olarak ortaya çıkmıştır. Bu ilişkiyi şu temel eksenlerde değerlendirebiliriz: 1. Sözel Kültürden Görsel Devrime Geçiş İran kültürü özünde sözel bir yapıya sahiptir; ancak
sinema, bu sözel mirası güçlü bir görselliğe dönüştürerek geniş kitlelere
ulaştırmıştır. 1950 ve 1970'li yıllar arasında modernist Fars şiirinin halk
üzerindeki etkisi neyse, 1980 ve 1990'lı yıllarda İran sineması aynı kültürel
konumu elde etmiştir. Hatta sinema, dil engelini aşarak uluslararası bir
başarı kazandığı ve modern şiirin ulaşamadığı kadar çok insana ulaştığı için
bu mirası daha ileriye taşımıştır. 2. Klasik Şiirin ve Mitolojinin Sinemadaki İzleri İran sinemasının ilk evrelerinde, yeni sanat formunu
yerelleştirmek amacıyla klasik Fars şiiri temalarından yoğun şekilde
yararlanılmıştır. Örneğin, Abdülhüseyin Sepanta'nın Firdevsi (1934), Ferhat
ile Şirin (1934) ve Leyla ile Mecnun (1937) gibi filmleri, bu
edebi geleneği beyazperdeye taşıyan ilk örneklerdendir. Behram Beyzayi gibi
yönetmenler ise İran kültüründeki mitolojik kaynakları ve yerleşik
leitmotifleri ısrarla araştırarak sinemasında kullanmıştır. 3. Modern Roman ve Sinema Arasındaki "Başarılı
Evlilik" İran sinemasının dönüm noktası kabul edilen pek çok yapıt,
modern Fars edebiyatının başyapıtlarından uyarlanmıştır. • Daryuş Mehrcuyi: İnek (1969) filmini Gulam
Hüseyin Saidi'nin bir kısa öyküsünden uyarlayarak İran sinemasında yeni bir
çığır açmıştır. • Behmen Fermanara: Huşeng Golşiri'nin Şehzade
İhticap romanını sinemaya uyarlayarak, İran sineması ve edebiyatının
başarılı evliliğini bir doruk noktasına taşımıştır. • Emir Nadiri: Sadık Çubik'in Tengsir
romanını beyazperdeye taşıyarak düzen karşıtı fikirleri pekiştirmiştir. 4. Şiirsel İmgelem ve Abbas Kiyarüstemi Abbas Kiyarüstemi'nin sineması, Fars şiirsel
imgelemiyle sürekli bir diyalog halindedir. Kiyarüstemi, özellikle Sohrab
Sepehri ve Füruğ Ferruhzad gibi şairlerin şiirsel duyarlılığını görsel bir
dile tahvil etmiştir. Onun sineması, gerçeğin görselliğini Fars şiirinin
estetik derinliğiyle buluşturan bir tarih olarak görülür. Öyle ki, Arkadaşın
Evi Nerde? (1987) gibi filmleri, Sepehri’nin şiirsel evreninin sinematik
bir yansımasıdır. 5. Sinemanın Edebiyatın Yerini Alışı 1979 İslam Devrimi'nden sonra sinema, etkili bir biçimde
şiir, tiyatro ve romanın yerini alarak en güçlü kültürel araca dönüşmüştür.
Edebiyat ve şiir bu dönemde daha kısıtlı bir çevrede kalırken, sinema bu iki
alan arasındaki boşlukta bir köprü oluşturmuş ve modern Fars edebiyatını daha
geniş kitlelere, hatta uluslararası arenaya taşıyan bir lokomotif işlevi
görmüştür. Özetle; İran sineması, Fars şiiri ve romanının yarattığı estetik boşlukları doldurmuş, sözel olanı görselleştirerek ulusal kimliğin yeniden inşasında en önemli araç haline gelmiştir. |
- Mısır
sineması, 20. yüzyılın ortalarında Arap dünyasının merkeziydi; Kahire
“Hollywood of the East” olarak anıldı.
- Youssef
Chahine gibi ustalar, Mısır sinemasını uluslararası festivallere
taşıdı.
- 2000
sonrası dönemde Marwan Hamed, Mohamed Diab, Amr Salama gibi yeni
kuşak yönetmenler, toplumsal krizleri ve kimlik sorunlarını modern bir
üslupla işliyor.
- Kadın
yönetmenler (Hala Lotfy) bağımsız sinemada güçlü bir ses oluşturdu.
- İran
sinemasına kıyasla Mısır sineması daha popüler ve melodramatik bir
çizgi izledi; uluslararası festivallerdeki etkisi daha sınırlı kaldı.







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder