Ortadoğu'nun Kültürel Görünümü

Belirlediğimiz bölge içinde, çağları aşan boyutta bölgenin kültürel birikimini yansıtmak bu sayfanın sınırlarını aşıyor. Bazı hatırlatmalar ve bağlantılar vererek, bölgenin bugün kaotik ve çatışmalara sahne olan coğrafyasının nasıl bir zenginlik içeridiğine değineceğiz. Çağdaş Ortadoğu’nun sanatsal göstergelerine kısaca göz atacağız. B.Berksan. 

🔎Kültür Felsefesi

Ortadoğu'nun kültürel zenginliğinin en somut yansımalarından biri, yerel özgün mimarilerde kendini gösterir; bu yapılar, binlerce yıllık tarihsel katmanları taşırken, çöl iklimine uyumlu mühendislik ve estetik dehasını sergiler. UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne giren bu eserler, Nabatilerin kaya oyuk mimarisinden Abbasî dönemi spirallerine, Yemen'in çamur tuğla kule evlerine kadar uzanan çeşitliliği yansıtır ve bölgenin sürdürülebilir inşaat geleneklerini günümüze taşır.

Ürdün'deki Petra antik kenti, Nabatilerin oyulmuş kaya facade'leri ve su kanallarıyla örneğin Helenistik etkileri yerel çöl mimarisine entegre eder; kırmızı kayalara oyulmuş El-Hazne ve El-Deir gibi anıtsal mezarlar, hem savunma hem de serinlik sağlayan doğal havalandırma sistemleriyle hayranlık uyandırır. Irak'ın Samarra'sı ise, 9. yüzyıl Abbasî mimarisinin zirvesi olarak, dünyanın en büyük camisi olan Ebu Düfel Camii ve sarmal minaresiyle (Malwiya), tuğla ve geometrik desenlerin mistik uyumunu sunar – bu yapı, İslam sanatının erken dönem ikonografik özgünlüğünü koruyan nadir örneklerden biridir.
Suudi Arabistan'ın Diriyah'ı, Nejdî mimarisinin sadeliğini ve dayanıklılığını temsil eder; 15.-18. yüzyıllar arası kerpiç duvarlar, savunma kuleleri ve avlulu saraylar (Masmak Kalesi gibi), çöl ortamına özgü güneş kıran avlular ve yeraltı sarnıçlarıyla, ilk Suud devletinin kültürel mirasını yaşatır. Yemen'in Şibam'ı, "çölün Manhattan'ı" olarak anılan kerpiç kule evleriyle (mudbrick architecture), dar sokaklar ve yüksek surlar arasında yükselen 7-11 katlı yapılar, susuz iklimde doğal yalıtım sağlayan kil harcı tekniğini sergiler – bu, Ortaçağ'dan kalma en eski kentsel gökdelenler olarak, yerel toplulukların su ve güvenlik odaklı inşaat zekasını vurgular.
Suriye'nin Halep Kalesi ve Eski Şehir'i, Helenistik temeller üzerine inşa edilmiş taş mimarisiyle, Bizans ve erken İslam katmanlarını birleştirerek, dar han geçitleri (souk'lar) ve avlulu konaklarla (riads) sosyal hayatı yansıtır; ne yazık ki çatışmalardan etkilenmiş olsa da, restorasyon çalışmaları bu özgün dokuyu korumaya odaklanır. Ürdün'ün Um Er-Rasas'ı ise, Bizans mozaikli kiliseleri ve erken Hristiyan mimarisiyle, çakıl taşlarından örülen bazilikaların sade geometrisini örnekler.
Bu UNESCO onaylı mimari hazineler –toplamda bölgede 80'den fazla siteyle– sadece estetik değil, aynı zamanda ekolojik uyumun simgesidir: Kerpiç, kireçtaşı ve kaya oyma teknikleri, iklim değişikliğine dirençli yapılar yaratmış, günümüz sürdürülebilir mimarisine ilham kaynağı olmuştur. Bu eserler, Ortadoğu'nun kültürel mozağini taşa kazıyarak, çağları aşan bir mirasın canlı tanıkları olarak ayakta durur.
Ortadoğu, Mağrip'in batı odaklı Berberi-Arap sentezi ve Türkiye'nin Osmanlı-Türk mirası gibi özgün katmanları dışarıda bırakıldığında(Burada belirlediğimiz sınır gereği), insanlık tarihinin en derin köklerini barındıran bir kültürel mozaik olarak karşımıza çıkar. Bu bölge –Levant'tan Arap Yarımadası'na, Mezopotamya'nın bereketli ovalarından İran'ın yüksek platolarına uzanan coğrafya– medeniyetlerin beşiği, semavî dinlerin doğuş merkezi ve çağları aşan etkileşimlerin kavşağıdır.
Burada, Sümerlerin çivi yazısından Asur ve Babil'in epik anlatılarına, antik Mezopotamya'nın şehir devletlerinden Pers İmparatorluğu'nun idari dehasına uzanan bir miras, zamanın ötesinde bir süreklilik sergiler. Büyük İskender'in fetihleriyle başlayan Helenistik dönem, Yunan kültürünü bu topraklara taşıyarak derin bir sentez yarattı: Petra'nın Nabatilerce işlenen Helenistik üsluptaki facade'leri, Antakya ve Dura-Europos gibi şehirlerdeki Yunan-Roma mozaikleri ve felsefe okulları, yerel geleneklerle harmanlanarak yeni bir kozmopolit sanat ve düşünce geleneği doğurdu.
Bu etkileşim, Roma İmparatorluğu'nun bölgeyi hakimiyeti altına almasıyla daha da güçlendi; Palmyra ve Jerash gibi şehirlerdeki tiyatrolar, tapınaklar ve sütunlu caddeler, Roma mühendislik ve mimari dehasını yansıtırken, yerel Aramice ve Arap unsurlarla zenginleşti.Roma'nın doğu mirasçısı Bizans İmparatorluğu ise, Hristiyanlığın resmi din oluşuyla bölgenin kültürel dokusunu dönüştürdü: İstanbul'un (Konstantinopolis) Hagia Sophia'sındaki muhteşem mozaikler, Ürdün ve Suriye'deki erken Bizans kiliseleri, ikonografik sanat ve liturjik gelenekler, Helenistik naturalizm ile Doğu mistisizmini birleştirerek Ortaçağ sanatının temelini attı.
Bu zengin sentezin en güçlü itici gücü ise İpek Yolu olmuştur. Çin'den Akdeniz'e uzanan bu efsanevi ticaret ağı, Ortadoğu'yu Doğu ile Batı arasında vazgeçilmez bir köprü haline getirmiş; ipek, baharat, değerli taşlar, cam eşyalar ve fikirler yüzyıllar boyu bu yollar üzerinden akmıştır.Palmyra gibi kervan şehirleri bu ticaretin zenginliğini simgelemiş, Nabatilerin Petra'sı ise güney kolunda baharat ve tütsü yollarının düğüm noktası olmuştur.
İpek Yolu sadece mal değil, dinleri (Budizm, Maniheizm, Nesturi Hristiyanlık), teknolojileri (kağıt yapımı, barut), sanat üsluplarını ve bilimsel bilgileri de taşımış; Helenistik-Roma-Bizans mirasını Sasani ve erken İslam dönemleriyle harmanlayarak bölgenin kültürel çeşitliliğini katmerleştirmiştir.
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi üç büyük tek tanrılı dinin kutsal mekanları –Kudüs'ün tapınakları, Necef ve Kerbela'nın türbeleri, Mekke ve Medine'nin hac yolları– bu topraklarda iç içe geçmiş, inancın günlük hayatı şekillendirdiği bir kültürel doku yaratmıştır. Arapça'nın ortak dili, şiirden felsefeye, Kur'an'ın edebi zirvesinden Binbir Gece Masalları'nın hayal gücüne kadar uzanan bir edebiyat ve sanat geleneğiyle birleşir; misafirperverlik, aile bağları ve onur kavramı ise çöldeki bedevi hayatından modern topluma taşınan zamansız değerlerdir.
Bu kültürel görünüm, çatışmalarla anılsa da, esasen çeşitliliğin ve dayanıklılığın simgesidir: Farklı etnik kökenler (Araplar, Kürtler, Ermeniler, Asuriler), mezhepler ve gelenekler, binlerce yıldır ticaret yolları –özellikle İpek Yolu– üzerinde buluşmuş, birbirini dönüştürmüştür. Helenistik, Roma, Bizans ve İpek Yolu katmanları, İslam fetihlerinden sonra bile mimari, hukuk, bilim ve sanatta izlerini sürdürmüş, bölgeyi Doğu ile Batı arasında eşsiz bir köprü haline getirmiştir. Çağları aşan bu miras, insanlığın ortak hafızasında, yenilik ile köklülüğün dengesini hatırlatan eşsiz bir ayna olarak durur.
🔎 Düşüncenin Göçü🔎 İslam Felsefesi Tarihi   🔎  İslam Düşünce Atlası🔎  İslam Mimarisine Giriş🔎 İpek Yolu

Modern döneme geldiğimizde, seçtiğimiz bölge bağlamında, genel bir kültürel değerlendirme yapmak kolay değil. Bölgenin ne kadar çok alt kimliğe ev sahipliği yaptığını biliyoruz. En birleştirici unsur İslamiyet olmakla birlikte, küresel etki bakımından İsrail ve Lübnan Hristiyan toplumunun da oldukça ağırlığı var. Arap ve Fars kültürleri bir çok alanda kesişiyorsa da, her birinin rengi belirgin farklılılıklar taşıyor. Bölge tarihini düşündüğümüzde, göçebelik-yerleşikliğin kültürel yansımaları da gözden kaçırılmamamlı.

Burada ana hatlarıyla "evrensel" ölçütlerde isim yapmış sanatçılara değineceğiz. Sorun evrensel ölçütlerin batı değerleri ile ölçülüyor olmasında. Ortadoğu ölçeğinde bakıldığında, doğal olarak yerel çok önemli isimler ve tarzlar söz konusu. 

Ilan Pappe Modern Ortadoğu adlı yapıtta kültüre ayrı bir yer açmıştır. Girişte onun görüşlerini özetleyerek devam ediyorum. B.Berksan

Toplumsal Yapılardaki Dönüşüm

1. Kırsal Yaşam ve Toprak Mülkiyeti:

Sömürgeci istila, özellikle kırsal alanlarda köklü dönüşümlere yol açmıştır.

• Ekonomik Sömürü ve Yoksullaşma: Ortadoğu tarım toplumunun küresel kapitalist ekonomiyle bütünleşmeye başlaması, ticaretin büyümesi ve ticari ürünlerin yayılmasıyla gerçekleşti. Bu kapitalizasyon, başta Cezayir ve Filistin olmak üzere, varlıklı toprak sahiplerinin yararına işledi ve milyonlarca köylünün yoksullaşarak kentlere göç etmesine neden oldu.

• Kırsal Alanların Parçalanması: Cezayir'de, Fransız sömürgeciliği beş milyon hektardan fazla en iyi toprağı Avrupalı yerleşimcilere tahsis etmiş, bu da geleneksel tarımsal toprak mülkiyetini altüst etmiş ve toplumsal denge için gerekli olan aşiret yapısını parçalamıştır. Filistin'de ise benzer bir süreç Siyonist yerleşim hareketi tarafından kullanılmış, yerel halk için korkunç sonuçlar doğurmuştur.

• Kentleşmeye Zorlanma: Kırsal kesimin yoksullaşması ve ekonomik dengenin bozulması, 1940'larda kentlere göç eden topraksız işçi ordusunu oluşturdu. Bu göçmenler, kentlerin çevresinde gecekondu mahallelerinin ve yoksul bölgelerin ortaya çıkmasına neden oldu.

2. Aşiret ve Aile Yapıları:

Modernleşme teorileri, geleneksel kabilelerin parçalanarak Batılı tarzda "işlevsel" çekirdek ailelere dönüşeceğini varsaydı.

• Ancak, Ortadoğu'da hamula (geniş aile/kabile) gibi yapılar dirençli davrandı ve ekonomik değişimlere rağmen temel sosyal yapı olarak varlığını sürdürdü.

• Gelenek ve Akrabalığın Değişkenliği: Akrabalık bağları (örneğin Fas'ta karaba, Suriye'de hamula) hala toplumsal davranışın ve ekonomik örgütlenmenin (özellikle tarımda) temelini oluşturmaya devam etti. Ancak modern ekonomik ve yasal baskılar, kabile içi evliliklerin azalması gibi yapısal değişiklikleri de beraberinde getirdi.

Kültürel Yapıdaki Değişimler

1. Siyasi Kültür ve Kozmopolitliğin Kaybı:

Milliyetçiliğin yükselmesi, önceki kent siyasi kültüründen, özellikle kıyı kentlerine özgü olan kozmopolitlik ve çokkültürlülük gibi önemli unsurların kaybolmasına yol açtı.

• Etnik Ayrışma: Bağdat ve Kudüs gibi kentlerde, etnik ve dini grupların (Yahudiler, Hıristiyanlar, Sünniler ve Şiiler) yaşadığı mahalleler heterojen yapılarını kaybetti.

• Modernleşmenin Negatif Yönü: Geleneksel toplumsal ayinler ve kamusal etkinlikler (düğünler, dini bayramlar, mevlitler) azalırken veya marjinalleşirken, Batı'dan gelen modernizmin bu kayıpları telafi edemediği görüldü.

2. Dil ve Edebiyat Üzerindeki Etki:

Batılılaşma, dil ve edebiyat alanında iki zıt kutbu beraberinde getirdi:

• Arapçanın Ulusal Bir Araç Olarak Yükselişi: Arapça, Avrupalı işgaline ve Osmanlı Türkçesinin hegemonyasına karşı Arap milliyetçiliğinin, kimliğin ve kendi kaderini tayin etmenin dili olarak yeniden inşa edildi ve kurumsallaştırıldı.

• Yabancı Dillerin Kurumsallaşması: Mağrip'te (özellikle Cezayir'de), Fransız sömürgeciliği döneminde Arapça yabancı bir dil olarak tarif edildi (1938-1961 arası). Fransız kültürü, kariyer için eşi olmayan bir alan haline geldi ve bu durum bağımsızlıktan sonra da dil sorununu canlı tuttu.

• Edebi Türlerin Dönüşümü: Edebi üretim, Avrupa roman ve drama biçimlerini (Moliere, Shakespeare) alıp yerel konulara ve dile (örneğin Fusha ile Amiyya'nın harmanlanması) uyarladı.

🔎Arap Milliyetçiliği

3. Sanat ve Medya:

Müzik ve sahne sanatları, Batı teknolojisi ve kültürüyle temas kurdu:

• Müzikte Füzyon: Muhammed Abdül Vahab gibi sanatçılar, Arap ve Batı müziği makamlarını ve enstrümanlarını birleştirerek yeni bir tarz yarattılar.

• Popüler Kültürün Genişlemesi: Radyo ve daha sonra televizyon, Ümmü Gülsüm gibi sanatçıların ününü ulusal sınırların ötesine taşıyarak pan-Arap duygusunu güçlendirdi. Bu medya, aynı zamanda film endüstrisinin (özellikle Mısır'da) gelişmesine yol açtı.

• Siyasi Kontrol ve Muhalefet: Sömürgeci güçler ve bağımsız otokratik rejimler (Nasır'ın Mısır'ı gibi), medyanın (radyo ve televizyon) tam kontrolünü ele alarak onu ulusal ideolojileri yaymak ve muhalefeti bastırmak için kullandı.

Kadınların Konumundaki Değişim

Kadınların toplumsal durumu, modernleşmenin temel bir göstergesi olarak kabul edildi.

• Erkek Merkezli Reformlar: Kadınların statüsünü yükseltmek için yapılan yasal reformlar, genellikle erkek reformcular (Kasım Emin, Muhammed Abduh) tarafından başlatıldı ve kadınların kurtuluşu ile ulusal kurtuluş arasındaki ilişki temelinde ilerledi. Bu reformlar, eğitim imkanlarını (1829'da Mısır'da ilk kız okulunun açılması gibi) ve bazı medeni hakları (boşanma, çalışma hakkı) artırdı.

• Sınırlı Etki ve Geri Adımlar: Bu yasalar çoğu zaman kırsal alanlarda veya ataerkil aile yapısında tam olarak uygulanamadı. Hatta bazı reformlar, özellikle de İslamcı hareketlerin yükselişiyle (örneğin Cezayir'de code de famille'nin kabulü veya İran'daki devrim sonrası kısıtlamalar), geri alınarak kadınları dezavantajlı konuma soktu.

• Özerklik Arayışı: Kadınlar, siyasi reformların yetersiz kaldığı durumlarda bile, kendi kişisel "özerk alanlarını" (üçüncü alan) yaratmak için mücadele etti; bu, yasal yollarla (şeriat mahkemelerinde evliliği iptal davası açmak gibi) veya kültürel ifade biçimleriyle (şiir, dans) gerçekleşti.

Modernleşme ve sömürgeciliğin Ortadoğu üzerindeki etkisi, bir yandan modern ulus devletin kurulmasına yol açarken, diğer yandan yerel toplumların karmaşık sosyal ve kültürel dokusunda derin ayrışmalar, dirençler ve beklenmedik melezleşmeler yaratmıştır.

Yazar, kültürü iki şekilde tanımlar: geniş anlamda yaşamın kendisi olarak ve dar anlamda ise "başlıca amacı haz olan betimleme, iletişim ve temsil sanatı gibi pratiklerin hepsine" işaret eden bir alan olarak. Ancak dar tanım için bir çekince koyarak, Ortadoğu'daki sanatçıların eserlerinde hazzın yanı sıra sıklıkla acı ve kırgınlığı da ifade etmek istediklerini belirtir.

Kültürel anlatı, Ortadoğu'nun "aydınlanmış Batı kültürü" ve "ilkel Arap Doğusu" arasındaki oryantalist ikiliğin karşısında durarak, kültürü içeriden anlatmaya ve Arap dilinin oynadığı temel rolü vurgulamaya odaklanmıştır. Görsel sanatlar (resim, heykel) ve geleneksel el sanatları (İran halıları gibi) dahi toplum değiştikçe yeni estetik zevkleri ve tarihsel ilgiyi yansıtır.

Müzik ve Müzisyenler

Müzik, diğer sanat formlarından daha fazla insanları harekete geçirebilen güçlü bir kuvvet olarak tanımlanır. 20. yüzyılda Arap müziği, hem geleneksel köklerini korumuş hem de Batı etkileriyle dönüşmüştür:

1. Mısırlı Üçlü (Ümmü Gülsüm, Abdül Vahab, Ferid el-Atraş): Bu sanatçılar, yeni teknolojiler (radyo, plaklar, televizyon) sayesinde ulusal kahramanlar haline gelmişlerdir.

    ◦ Ümmü Gülsüm: "Doğu'nun Yıldızı" ve "Mısır'ın Sesi" olarak bilinen Ümmü Gülsüm, Kur'an ayetlerini ezberleme geleneğinden gelen sesiyle, dinleyicileri Atrab (zevk doruklarına ulaşma) hissine ulaştırmıştır. Onun müziği, Arap dünyasında pan-Arap duygusunu güçlendirmiştir.

    ◦ Muhammed Abdül Vahab: "Modern Arap şarkısının babası" olarak anılan Abdül Vahab, Arap ve Batı müziği makamlarını ve enstrümanlarını harmanlayarak (füzyon) yeni bir tarz yaratmıştır. Aynı zamanda ülkesinin ulusal marşlarını besteleyerek vatansever kimliğini ön plana çıkarmıştır.

    ◦ Ferid el-Atraş: Bir Dürzi prensi olan el-Atraş, filmleri ve bestelerinde hüzünlü aşığı (Vahid) canlandırarak ve flamenko ile tangodan etkilenerek popülarite kazanmıştır.

Dans

Dans, toplumsal yaşamın önemli bir parçası olmayı sürdürmüş, ancak modernleşme ile kentlerdeki kamusal alanda kısıtlanmıştır.

Duygusal Boşalma: Dans, özellikle cenaze ve gömme törenleri (örneğin Umman'daki dan) gibi ölüm ayinleriyle ilişkilendirilmiştir. Bu danslar, bastırılmış duyguların dışa vurulması ve kadınların toplumdaki kısıtlayıcı kurallara rağmen kendilerine özerk bir alan açmaları için bir yol sağlamıştır. Ancak bu gelenekler, modernleşmenin dayattığı yeni değerler sistemleri nedeniyle gerilemiştir.

1. Tiyatro: Tiyatro, roman ve şiir gibi diğer yazılı medyayla karşılaştırıldığında, rejimler ve geleneklerle daha az sorunlu bir ilişki yaşamıştır, zira siyasal İslamcılar dahi İslami tiyatroyu desteklemişlerdir.

Erken Dönemler: Tiyatronun öncüleri (Marun el-Nakkaş, Şeyh Ahmet Ebu Halil el-Kabbani) Batı tiyatrosu biçimlerini (Moliere, opera) yerel malzeme ve dille (örneğin Arap Geceleri) uyarlamışlardır.

Siyasi İşlev: Tiyatro, sömürge karşıtı mücadelede bir araç olarak kullanılmış (Cezayir ve Mağrip'te Haraguz gölge oyunları).

Dönüşüm ve Katılım: Sadallah Wannous ve Yusuf İdris gibi yazarlar, tiyatroyu sosyal ve siyasi bir güç haline getirmek istemiş, geleneksel halk eğlence biçimlerine (el-Samer) dönerek seyirci katılımını artırmayı hedeflemişlerdir.

2. Film (Sinema): Mısır, film endüstrisinin merkezi haline gelmiştir.

Siyasi Temalar: Filmler genellikle siyasi konulara odaklanmıştır: önceki rejimlerin çöküşü, Cezayir'in kurtuluş mücadelesi ve Filistin direnişi (örneğin Çöl Aslanı).

Üslup: Mısırlı sinemacılar, Batı'daki gibi ince ve sembolik ifadeler yerine, ahlaki, sosyal ve siyasi görüşlerin açık mecazi ifadelerini tercih etmişlerdir.

İran Sineması: 1979 devriminden sonra, İran sineması büyük uluslararası tanınırlık kazanmış; neo-realist tarzda yoksulluk, siyasi baskı ve kültürel yabancılaşma gibi konuları cesurca işlemiştir.

Bu yorum, popüler kültürü, Ortadoğu halkının siyasi ve ekonomik baskı karşısında kendi kimliklerini inşa etme, direnme ve duygusal boşalım sağlama çabalarının canlı bir alanı olarak sunar.

Yapıtta yazınsal yapıtların tarihi, Ortadoğu'daki sekülerleşme ve okuryazarlık oranındaki artış gibi güçlü toplumsal dönüşümlerle yakından ilişkili merkezi bir kültürel alan olarak ele alınmaktadır. Bu süreç, geleneksel sözlü anlatım ve şiir okuma gibi iletişim biçimlerinin yerini yazılı formlara bırakmasını sağlamıştır,.
Yazınsal yapıtların tarihi hakkında öne sürülen temel düşünceler:
1. Basın Devrimi ve Romanın Yükselişi
• Matbaanın Önemi: Arapça yayıncılığın önündeki dini engeller (Arapçanın Kur'an dili olarak kutsal sayılması nedeniyle) aşıldıktan sonra, matbaa, yazılı fikir alışverişi için vazgeçilmez bir araç haline gelmiştir,.
• Gazetecilik Platformu: Yazarların deneyim kazanması ve eserlerini yayınlaması için ilk araçlar matbaa değil, gazeteler olmuştur. Gazeteler, okuryazar olmayanlar için bile köy meydanlarında ve kahvehanelerde yüksek sesle okunarak halka ulaşmıştır.
• Erken Romanların Doğası: İlk edebi eserler 1870'lerde ortaya çıkmaya başlamış ve genellikle Avrupa tarzı kısa öyküler ile Kur'an'dan kıssadan hisseleri birleştiren melez çalışmalar olmuştur. Başlangıçta bu tarz, yabancı eserlerin taklitleri olarak görüldüğü için geleneksel çevrelerce ahlaksızlıkla suçlanmıştır,.
2. Başlıca Temalar ve Motifler
20. yüzyıl romanlarında (kısa veya uzun) beş ortak tema göze çarpmaktadır:
 Bireyin Mücadelesi: Bireyin sosyal ve siyasi kötülüklere karşı boş yere verdiği mücadele.
Kutuplaşma: Gelenek ile modernlik, eski ile yeni, özgürlük ile otorite gibi ikilikler arasındaki çatışmaların edebi eserlere yansıması,.
Mirasların Çatışması: Yazarların, hem sömürgeci/Avrupa hem de İslami klasik geçmişe yönelik hayranlık duyma ve bu mirasları dengeleme çabası,.
Milliyetçilik: Milliyetçilik, edebi üretimi ulusal ideallerin hizmetine sunma çabasıyla yakından ilişkili bir tema olmuştur. Bu çaba, arkeolojik kazılar ve tarihi anıtların korunması gibi hayırseverlik girişimleriyle birleşmiştir,.
Filistin: Filistin meselesi, özellikle 1948 Nakba ve 1967 Nekse (yenilgi) sonrasında Arap edebiyatının merkezine oturmuş, aşağılanma, ihanet, korku ve umutsuzluk gibi duyguları işlemiştir,.
3. Dil Sorunu ve Necib Mahfuz'un Yeri
• Dilin Kurtuluşu: Yazarlar, edebi Arapça (Fusha) ile günlük konuşma dili (Amiyye) arasında seçim yapmak zorundaydılar. Fathi Ganem ve Yusuf İdris gibi yazarlar, klasik Arapçayı günlük konuşmaların ihtiyaçlarına göre uyarlayarak ve bu iki dil biçimini karıştırarak dili özgürleştirmeye çalışmışlardır.
• Necib Mahfuz'un Rolü: Nobel ödüllü Necib Mahfuz, entelektüel manevraları yansıtan ilk eserlerinden itibaren, sosyal eleştiri ile geleneksel anlatımı birleştirmiştir. Mahfuz'un eserleri, Firavun döneminden modern işgalcilere kadar yabancı varlığını ele almış, kentin yoksul kesimlerinin kültürünü (folklor ve popüler din) güçlü bir dille yansıtmış ve bu insanların siyasi güçlere karşı ayaklanacak potansiyelini işlemiştir,.
4. Şiirin Devam Eden Rolü
• Kültürün Asli Unsuru: Şiir, müzik ve edebiyattan daha eski olup, Arap kültürünün asli unsuru olarak yüzyıl boyunca varlığını sürdürmüştür,.
• Siyasi İfade Aracı: Şiir, Ortadoğu toplumunda siyasetin genellikle açıkça ifade edilemediği dönemlerde (özellikle baskıcı rejimler altında) gizli ya da sembolik siyasi mesajların iletildiği ana araç haline gelmiştir.
• Feminist İfade: Şiir aynı zamanda kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelelerini yansıtan önemli bir mecra olmuştur (örneğin İran'da Füruğ Ferruhzad'ın eserleri).
• Şairlerin Riskleri: Yazarlar ve şairler, eserlerindeki siyasi imalar nedeniyle sürgüne gönderilme, hapis veya suikast tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır.
5. Yaratıcılık ve Gerçeklik
Yapıt, yazınsal faaliyetleri, yazarların despot rejimlere ve ekonomik baskılara karşı kendi kimliklerini inşa etme, toplumsal eleştiri yapma ve bazen de eski geleneklerde sığınak arama (örneğin Abdülrahman Münif'in çalışmalarında çöl temasının kullanılması gibi) yollarından biri olarak değerlendirmektedir,,,. Yaratıcı yazarların çoğunun, yazarlığın geçimlerini sağlamaya yetmediği için aynı zamanda memurluk gibi başka işler de yapmak zorunda kaldığı belirtilmiştir.

Modern Ortadoğu, Toplumsal ve Kültürel Bir Tarih, Ilan Pappe, İletişim Yayınları, 2019



Burda İran sinemasına bir parantez açmalıyız. İran'da devrim öncesi güçlü bir sinema geleneği vardı. Devrimin kısıtlayıcı ortamında eski kodları da kullanan özgün bir İran sineması ortaya çıktı. Bu sinema evrensel ölçülerde yapıtlar üretti. İran sineması "kendi olmanın" Ortadoğu'daki iyi örneklerinden biridir. B.Berksan


İran Sineması, Hamit Debaşi, Agora Kitaplığı,2013

Not: Hamid Dabaşi, Columbia Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Kültür Çalışmaları ve İran İncelemeleri bölümünde profesör olarak öğretim üyeliği yapmaktadır.

İran’da kültür ve sanatın dönüşümü, sömürgeci modernite ile yerleşik geleneksel yapılar arasındaki gerilim hattında şekillenmiş ve sinema, bu süreçte İranlı bireyin yeniden özneleşmesini sağlayan en güçlü araç haline gelmiştir.

 1. Modernleşme Projesi ve Sanatın Özerk Alanı

İran’ın yaklaşık iki yüzyıllık modernleşme projesi; sömürgeci güçlerin baskısı ve küresel kapitalizmin üretim mantığı gibi nedenlerle siyasal ve ekonomik düzeyde büyük ölçüde başarısız olmuştur. Ancak bu başarısızlık, sanatta bir "estetik boşluk" yaratmıştır. Sinema, sömürgeci merkezli modernitenin ve din merkezli anti-modernitenin ötesinde, kendine özgü bir bölge tanımlamayı başarmıştır. Bu dönüşüm, bireyin artık dini emirlere göre değil, Kantçı anlamda kişisel sorumluluklar temelinde yükselen yeni bir öznellik biçimi kazanmasına imkân tanımıştır.

2. Sözlü Kültürden Görsel Devrime

İran kültürü özünde sözel bir yapıya (şiir ve hikâye anlatıcılığı) sahipken, sinemanın yükselişiyle bu yapı güçlü bir görselliğe evrilmiştir. Özellikle Behram Beyzayi gibi yönetmenler, "logos yerine mitos'u, kulağın yerine gözü" koyarak, İranlıların "görmeyi öğrenmesine" öncülük etmiştir. Bu süreçte:

Fotoğraf ve Sinema: Dünyaya açılan bir pencere işlevi görerek, dondurulmuş gerçekliklerin ötesinde hareketli bir İran öznelliğini mümkün kılmıştır.

Kültürel Mirasın Dönüşümü: Nakkali ve taziye gibi geleneksel formlar, sinemanın modern anlatı yapısı içinde eriyerek uluslararası bir seyirci kitlesine hitap eder hale gelmiştir.

3. Kadın Figürünün ve Cinselliğin Yeniden İnşası

Sanatın dönüşümündeki en kritik aşamalardan biri, kadının kamusal alandaki ve perdedeki varlığıdır.

Peçenin Kalkışı: Kadınların peçelerin ardından çıkışı, sinemanın ana temalarından biri olmuş ve bu durum İran kadınının özgürleşmesinde devrimci bir rol oynamıştır.

Dişil Öznenin Doğuşu: Tahareh Kurretü'l-Ayn ile başlayan siyasal dişil varlık, Füruğ Ferruhzad’ın şiiri ve sinemasıyla modernitedeki yerini sağlamlaştırmıştır.

Ataerkil Yapının Sarsılması: Rahşan Beni-İtimad gibi yönetmenler, kadını "daimi bakire" veya "fahişe" klişelerinden çıkararak, cinselliği ve toplumsal rolleri metafiziğin şiddetinden arındırılmış bir gerçekçilikle yeniden kurmuştur.

4. Kuşaklararası Dönüşüm: İdeolojiden Gerçekliğe

Kaynaklar, İran sinemasında "eski ustalar" ile "yeni kuşak" arasındaki yapısal bir kopuşa dikkat çeker:

Eski Kuşak (Kiyarüstemi, Beyzayi, Mahmelbaf): Kendi yaratıcı egolarını toplumun kolektif bilinciyle özdeşleştirmiş ve yerel bir "nativizm" üzerinden moderniteyle hesaplaşmışlardır.

Yeni Kuşak (Semira Mahmelbaf, Behmen Gubadi, Hasan Yektapanah): Bu kuşak ideoloji-sonrası ve teori-öncesi bir yapıdadır. Babalarının zorba metafiziğini reddederek, dünyayı "öteki"nin (Kürtler, Afgan göçmenler, dışlanmış kadınlar) gözünden, daha organik ve küresel bir perspektifle görürler.

Özetle; İran’da kültür ve sanatın dönüşümü, sadece bir üslup değişikliği değil, bir ulusun kendi gerçekliğini ideolojik kılıflardan soyup çıkarma mücadelesidir.

İran sinemasının Fars şiiri ve romanıyla olan ilişkisi

İran sineması ile Fars şiiri ve romanı arasındaki ilişki, kökleri derin bir sözel kültüre dayanan bir toplumun, bu mirası modern bir görsel dile dönüştürme sürecidir. Kaynaklara göre, yirminci yüzyıl boyunca İran'da ulusal kültür iklimini belirleyen temel anlatım formları şiir ve roman olmuş; sinema ise 1960’ların başından itibaren bu edebi başarıların üzerine eklemlenerek ciddi bir sanat formu olarak ortaya çıkmıştır.

Bu ilişkiyi şu temel eksenlerde değerlendirebiliriz:

1. Sözel Kültürden Görsel Devrime Geçiş

İran kültürü özünde sözel bir yapıya sahiptir; ancak sinema, bu sözel mirası güçlü bir görselliğe dönüştürerek geniş kitlelere ulaştırmıştır. 1950 ve 1970'li yıllar arasında modernist Fars şiirinin halk üzerindeki etkisi neyse, 1980 ve 1990'lı yıllarda İran sineması aynı kültürel konumu elde etmiştir. Hatta sinema, dil engelini aşarak uluslararası bir başarı kazandığı ve modern şiirin ulaşamadığı kadar çok insana ulaştığı için bu mirası daha ileriye taşımıştır.

2. Klasik Şiirin ve Mitolojinin Sinemadaki İzleri

İran sinemasının ilk evrelerinde, yeni sanat formunu yerelleştirmek amacıyla klasik Fars şiiri temalarından yoğun şekilde yararlanılmıştır. Örneğin, Abdülhüseyin Sepanta'nın Firdevsi (1934), Ferhat ile Şirin (1934) ve Leyla ile Mecnun (1937) gibi filmleri, bu edebi geleneği beyazperdeye taşıyan ilk örneklerdendir. Behram Beyzayi gibi yönetmenler ise İran kültüründeki mitolojik kaynakları ve yerleşik leitmotifleri ısrarla araştırarak sinemasında kullanmıştır.

3. Modern Roman ve Sinema Arasındaki "Başarılı Evlilik"

İran sinemasının dönüm noktası kabul edilen pek çok yapıt, modern Fars edebiyatının başyapıtlarından uyarlanmıştır.

Daryuş Mehrcuyi: İnek (1969) filmini Gulam Hüseyin Saidi'nin bir kısa öyküsünden uyarlayarak İran sinemasında yeni bir çığır açmıştır.

Behmen Fermanara: Huşeng Golşiri'nin Şehzade İhticap romanını sinemaya uyarlayarak, İran sineması ve edebiyatının başarılı evliliğini bir doruk noktasına taşımıştır.

Emir Nadiri: Sadık Çubik'in Tengsir romanını beyazperdeye taşıyarak düzen karşıtı fikirleri pekiştirmiştir.

4. Şiirsel İmgelem ve Abbas Kiyarüstemi

Abbas Kiyarüstemi'nin sineması, Fars şiirsel imgelemiyle sürekli bir diyalog halindedir. Kiyarüstemi, özellikle Sohrab Sepehri ve Füruğ Ferruhzad gibi şairlerin şiirsel duyarlılığını görsel bir dile tahvil etmiştir. Onun sineması, gerçeğin görselliğini Fars şiirinin estetik derinliğiyle buluşturan bir tarih olarak görülür. Öyle ki, Arkadaşın Evi Nerde? (1987) gibi filmleri, Sepehri’nin şiirsel evreninin sinematik bir yansımasıdır.

5. Sinemanın Edebiyatın Yerini Alışı

1979 İslam Devrimi'nden sonra sinema, etkili bir biçimde şiir, tiyatro ve romanın yerini alarak en güçlü kültürel araca dönüşmüştür. Edebiyat ve şiir bu dönemde daha kısıtlı bir çevrede kalırken, sinema bu iki alan arasındaki boşlukta bir köprü oluşturmuş ve modern Fars edebiyatını daha geniş kitlelere, hatta uluslararası arenaya taşıyan bir lokomotif işlevi görmüştür.

Özetle; İran sineması, Fars şiiri ve romanının yarattığı estetik boşlukları doldurmuş, sözel olanı görselleştirerek ulusal kimliğin yeniden inşasında en önemli araç haline gelmiştir.


  • Mısır sineması, 20. yüzyılın ortalarında Arap dünyasının merkeziydi; Kahire “Hollywood of the East” olarak anıldı.
  • Youssef Chahine gibi ustalar, Mısır sinemasını uluslararası festivallere taşıdı.
  • 2000 sonrası dönemde Marwan Hamed, Mohamed Diab, Amr Salama gibi yeni kuşak yönetmenler, toplumsal krizleri ve kimlik sorunlarını modern bir üslupla işliyor.
  • Kadın yönetmenler (Hala Lotfy) bağımsız sinemada güçlü bir ses oluşturdu.
  • İran sinemasına kıyasla Mısır sineması daha popüler ve melodramatik bir çizgi izledi; uluslararası festivallerdeki etkisi daha sınırlı kaldı.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder